Skip to main content
Sınırların Ötesinde, Güvenliğin Berisinde: Küreselleşen Dünyada Göçün Serüveni
Küreselleşme, sınırları kaldırmayı vaat ederken güvenlik kaygıları, o sınırları her zamankinden daha yüksek duvarlara dönüştürdü. Soğuk Savaş sonrası dünyanın güç boşluklarından kaçan insanlar, refah adalarına ulaşmak için yasa dışı yolları zorlarken hedef ülkeler ise bu dalgayı varoluşsal bir tehdit olarak kodladı. Bugün geldiğimiz noktada göç, artık sadece bir nüfus hareketi değil; ulus devletin egemenlik sınavı, küreselleşmenin yan etkisi ve modern dünyanın en büyük güvenlik ikilemidir. Devletler ve uluslararası örgütler iş birliği yapmaya mecbur olsa da göçün yarattığı tazyik, 21’inci yüzyılın siyasî haritasını şekillendirmeye devam edecektir.
Mete'nin Prometeci Torunları: Polonya ve Türk Dünyası
Polonya denince akla gelen ilk hususlardan biri jeopolitik açıdan iki büyük güç arasında, Almanya ve Rusya’nın ortasında, sıkışmış vaziyeti ve bu sebeple II. Dünya Savaşı’nın ilk kurbanı olmasıdır. Polonya’nın bu durumu, insana farklı bölgelere dair tasarım ve tasarrufları da olan aktif bir dış siyaset tahayyül ettirmez lakin kazın ayağı öyle değildir. Polonya'nın bu dönemki siyasetinde gerçekleştirmek istediği projelerden biri, Polonya’nın bilhassa endişe duyduğu doğu komşusu Rusya’nın (Sovyetler Birliği) “büyük güç” olma vasfını bitirmek maksadıyla yürüttüğü Promete projesidir. Bu projeye göre Sovyetler Birliği’ne mensup evvela Kafkas halkları ve saniyen Ukrayna, Sibirya ve Orta Asya’daki halklar bağımsızlıklarına kavuşturulacak ve Polonya yeni kurulacak bu devletlerle ittifak yapacaktır.
Türk Boğazları ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Hukuki İncelenmesi: 2. Bölüm
Montrö üzerinde bir yargıya varabilmek için mukayeseli biçimde Montrö’nün bize neler getirdiğini bilmek, geçmiş ve günümüz konjonktüründe diğer devletlerin anlaşmaya yaklaşımlarının nasıl ve neden olduğuna hâkim olmak gerekmektedir. Hem akdedilmesindeki hem de ilerleyen yıllarda muhafaza edilmesindeki Türk diplomasisinin emek ve başarılarını görmeden, matbu biçimde sırf belli temel eksikliklerden dolayı anlaşmayı eleştirmek ve tanzimini istemek, aslında daha kötü şartlar için ilk adımı atmakla eşdeğer olma riskini de içermektedir. Böylesi bir eleştiri nazarı getirmeden evvel başta Montrö görüşme tutanakları olmak üzere açık kaynakta bulunan diğer diplomatik görüşmelere en azından göz gezdirmek, bu noktaya nasıl gelindiğine dair önemli bir derinlik katacaktır.