Türk Boğazları ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Hukuki İncelenmesi: 2. Bölüm
Türk Boğazları ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Hukuki İncelenmesi - Cengizhan Özdemir (2. Bölüm)
II. Türk Boğazları'nı Nasıl Yönetiyoruz? Montrö Boğazlar Sözleşmesi:
a.)Montrö’ye Giden Yol:
1453’ten itibaren Türklerin Boğazları yönetim biçimlerini üç dönem şeklinde inceleyebiliriz. Bunlardan ilki Osmanlı’nın tek elden herhangi bir kural veya istisnaya bağlı olmadan ‘boğazların kapalılığı ilkesi’ minvalinde hüküm sürdüğü 1453-1809 arasındaki zaman dilimidir.
Bu sistem her ne kadar resmi biçimde 1809’da sonlanmış olsa da o güne değin başta Napolyon Fransa'sı sebebiyle çok hızlı değişen konjonktürler ve Kavalalı meselesi sebebiyle birçok kez zarar görmüştür. Bilhassa 18. yüzyılın sonunda imzalanan Küçük Kaynarca ve Aynalıkavak Anlaşmalarıyla Çarlık Rusyası’nın, Kırım başta olmak üzere Karadeniz genelinde etkinliğini artırmış olması, Karadeniz’in Türk Gölü olma niteliğini kaybettirmiş ve dolayısıyla da Boğazlar üzerindeki baskıyı ve kısmi belli imtiyazları doğurmuştur. 1809 yılında ise İngiltere ve Osmanlı arasında imzalanan Kala-i Sultani anlaşması imzalanmış buna göre Boğazların savaş gemilerine kapalılığı ve ticaret gemilerine açıklığı yönünde anlaşılmıştır. Her ne kadar bu nispeten sıradan bir anlaşma olarak görülse de Boğazların artık ikili anlaşmalarla yönetildiği bir dönemin başlangıcı olmuştur[1]. 1829 yılında Çarlık Rusyası’nın Edirne’yi işgali akabinde ise Edirne Antlaşması imzalanmış, tüm devletlerin ticaret gemilerinin mutlak serbest geçişi öngörülmüştür. 1833 yılında ise Kavalalı isyanının bastırılamaması üzerine Osmanlı, Çarlık Rusyası’nı yardıma davet etmiş, Rusya donanması ise Boğazlara bir filo göndererek Beykoz’a asker çıkarmış ve karşılığında ise Hünkar İskelesi Antlaşmasını imzalamıştır. Bu antlaşma gereğince Rusya ile Osmanlı’nın birbirlerine askeri olarak yardımcı olacağı, Osmanlı’nın bunu başaramadığı noktadaysa ise Çanakkale Boğazı’nı muhtelif devlet gemilerine kapatmak suretiyle yardımda bulunacağı konularında anlaşılmıştır[2].
Boğazlar üzerinde kurulan bu dengeden hayli rahatsız olan İngiltere bir dizi diğer devletin desteğini de toplayarak Hünkar İskelesi Antlaşması'nın sona erdiği 1841 tarihinde yenilenmesine fırsat vermeden Londra’da bir konferans toplamıştır. Konferans sonucunda ise yine benzeri şekilde yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan geçemeyeceğine hükmedilmiştir.[3] Mezkur anlaşma 10 yıl kadar ayakta kalabilmişse de Kırım Harbi’nin başlamasıyla beraber tarafları uzlaşmadan alıkoyan en büyük tartışmalı konu yine Boğazlar olmuştur. Müttefiklerin dayatmaya gayret ettiği şartlara uzun süre direnen Çarlık, 1856 yılında bunları kabul etmek zorunda kalmıştır, buna göre Boğazlar harp gemilerine kapalı olacak, taraflar Karadeniz civarında tersane yapamayacak, var olanları ise yıkacak ve muayyen bir limit üzerinde donanmayı Karadeniz’de bulunduramayacaktı[4]. 1870 yılında Rusya, bölgesel çatışmaların yarattığı boşluktan yararlanarak Karadeniz hakkında aleyhine olan maddelerden tek taraflı feragat ettiğini ilan etmiş akabinde toplanan 1871 tarihli konferansta ise 1841 yılındaki hükümlerine geri dönülmek durumunda kalınmıştır[5]. Bu anlaşma ise Türklerin Boğazlar hükümranlığının ikinci döneminin yani iki taraflı anlaşmalarla yönetmenin sonuna kadar ayakta kalmıştır. Bundan sonra ise I. Cihan Harbi’nin akabinde üçüncü dönem olan ‘uluslararası sözleşmelerle yönetim’ dönemi başlayacaktır.
Üçüncü dönemin ilk anlaşması ise Sevr Antlaşması olacaktır. Bu anlaşma kapsamında kısaca Boğazların yönetimi konusunda ortak bir düzlemde buluşamayan Müttefikler, Wilson İlkeleri m.12 ile paralel olarak beynelmilel ve serbest geçişin temel ilke olduğu bir yönetimde ancak karar verebilmiştir. Ne var ki İtilaf Kuvvetleri bu sistemi uzun süre tatbik edecek fırsatı bulamamış, Türk Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer olmasıyla beraber Lozan’da yeni şartlar görüşülmeye başlanmıştır.
Lozan Barış Görüşmeleri'nin de yine en can alıcı tartışma noktalarından biri Boğazlar ve yönetimi olmuş[6], sonunda varılan uzlaşı ise pek de tatmin edici olmamıştır. Buna göre Boğazlar ve çevresi İstanbul’da 15, Çanakkale’de 20 km boyunca askerden arındırılacak, güvenliğin garantörü ise Milletler Cemiyeti olacaktır. Her türlü deniz ve hava taşıtının geçişi serbest olmasının yanı sıra bunun yönetimi için başkanı Türk, üyeleri ise taraf devletlerden oluşan tarafsız bir komisyon oluşturulacaktır[7].
b.)Montrö Boğazlar Sözleşmesi:
Devam eden süreçte bir Milletler Cemiyeti üyesi olan Japonya’nın Mançurya’yı işgal etmesi ve Milletler Cemiyeti’nin bu konu başta olmak üzere birçok konuda atıl kalması, Almanya’nın aynı Boğazlar gibi silahsızlandırılmış bir bölge olan Ren’i işgal edip silahlandırması, 1933 Silahsızlanma Konferansı’nın başarısız olması, özetle genelde sonradan Mihver Devletleri olarak anılacak bloğun I. Cihan Harbi’nin yaratmaya çalıştığı değerler sistemine karşın agresif bir yol benimsemesi, özelde ise İtalya’nın Akdeniz ve Adalar Denizi’nde saldırgan tutumu; Türk Hükümeti’ni çeşitli uluslararası konferanslarda mevcut yönetim biçiminden rahatsız olduğuna dair defaatle açıklamalar yapmaya itmiştir[8].
Bu sorun, mezkur uluslararası konferanslarda gündeme alınmayınca Türkiye Cumhuriyeti, Milletler Cemiyeti’ne başvuruda bulunmuş ve Lozan’ın taraf devletlerine "Türk toprağının dokunulmazlığı için zaruri güvenlik şartları ve Akdeniz'le Karadeniz arasında ticari seyrüsefer devamlı surette ve en liberal bir ruh içinde düzenleyerek yeni boğazlar rejiminin akdi için görüşmelere hazır olunduğu" söylenerek bir nota vermiştir[9]. Bu nota bilhassa İngiltere’nin desteğiyle[10] karşılık bulmuş ve Haziran 1936’da Britanya ve hamisi olduğu devletler, Yugoslavya, Sovyetler Birliği, Romanya, Fransa, Yunanistan, Bulgaristan’ın katılımıyla Montrö şehrinde ilgili konferans başlamıştır.[11]
Temmuz 1936’da nihayete eren görüşmeler neticesinde yönetim nazarından başta silahsız bölgenin, Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılması[12] gibi önemli kazanımlar olmak üzere Türk Boğazları’nın yönetimi 3 temel durum üzerine bina edilmiştir.
b.1) Barış Halinde:
Barış halindeki yönetimi, kendi içinde ticari gemiler ve savaş gemileri olarak ikiye ayırmak gerekir. Ticari gemileri[13] ele alacak olursak sözleşmeye göre, her türlü ticari gemi geçişi serbest olacak, geçiş için herhangi bir ücret talep edilemeyecektir. Bu gemilerden sıhhi kontrol, fener, şamandıra, tahlisiye gibi hizmetler için alınan vergiler hariç herhangi zorunlu bir vergi alınamayacak; kılavuz kaptan alma ve römorkaj ise isteğe bağlı kalacaktır.[14] Boğazlarda yaşanan kazaların sıklığı sebebiyle niteliğinden ileride bahsedeceğimiz Türk Boğazları Trafik Düzeni Tüzüğü ile kılavuz kaptan alımı ‘önemle’ tavsiye edilmiş[15] ve günün sonunda bu tip harcırahlar yukarıda belirttiğimiz üzere Türkiye için hatırı sayılır bir ekonomik girdi yaratmıştır.
Türk Boğazları'ndan geçmek isteyen savaş gemileri ise en az 8 gün önceden Türk Hükümeti’ne geçecek olan unsurların tafsilatlı bilgisiyle beraber bildirimde bulunmalıdır. Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin geçişi halinde filonun tonajı 15.000 tonu geçmemeli, gemi sayısı en fazla 9 olmalı ve mezkur gemiler 21 günden fazla Karadeniz’de kalmamalıdır.[16]Karadeniz’e kıyısı olan devletlere ise 15.000 tonun üzerinde savaş gemisi geçirebilme hakkı tanınmış ama bunların en fazla 2 torpido ve tek sıra halinde geçişi şartı öngörülmüştür. Ayrıca Karadeniz’e kıyısı olan her devletin yılda iki kere belirli tarihlerde Karadeniz’deki filo tonajlarını Türkiye’ye, Türkiye’nin de Milletler Cemiyeti’ne bildirme yükümlülüğü vardır.[17]
Boğazlardan uçak gemisi ve denizaltı geçişi ise Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlere tanınan çok nadir istisnalar haricinde külliyen yasaktır[18]. İnsani yardım için öngörülen bir diğer istisna ise yabancı devletlerin ön bildirim olmaksızın fakat Türk Hükümeti iznine tabi biçimde 8000 tonu aşmamak kaydıyla Karadeniz’e savaş gemisi geçirebilmeleridir. 8000 ton aşıldığı takdirde ise Türk Hükümeti, Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlere bildirimde bulunacak, 1 gün içinde itiraz gelmezse 2 gün içinde kararını gemilere bildirecektir.[19]
b.2)Pek Yakın Savaş Tehlikesi Halinde:
Birçok sözleşmenin aksine Montrö Sözleşmesi m.6 gereğince barış ve savaş hallerinin yanı sıra bir ara form olarak ‘pek yakın savaş tehlikesi hali’ eklenmiş, buna göre Türk Hükümeti kendisini bu tehlikede hissederse sadece kendi kararıyla bu hükümlere geçiş yapabilecek; akabinde durumu taraf devletlere ve Milletler Cemiyeti’ne bildirecektir. Milletler Cemiyeti Konseyi’nin 2/3 çoğunlukla Türk Hükümeti ile aynı fikirde olmaması, bağlı devletlerin salt çoğunluğu da aynı görüşte olması halinde Türk Hükümeti tekrar ‘barış dönemi’ uygulamalarına dönmek durumunda kalacaktır.
Bu halde ticaret gemilerinin gündüz geçişi, ücret alınmamak kaydıyla kılavuzluk hizmeti ve takip edecekleri yol, Türk Hükümeti’nce zorunlu kılınabilecektir. Savaş gemileri içinse Türkiye’nin taraf olduğu savaş halindeki hükümlere geçilecektir.
b.3)Savaş Halinde:[20]
Türkiye’nin muharip olmadığı bir durumda ticari gemiler için barış zamanı rejimi uygulanmaya devam edilecektir. Türkiye muharipse, karşısında yer alan devlet ticaret gemileri hiçbir şekilde geçemeyecekken karşısında yer almayan ve düşman devletlere yardım etmemeyi taahhüt eden devlet bayraklı ticaret gemileri için ise ‘pek yakın savaş tehlikesi’ rejimine benzer bir rejim uygulanacaktır.
Türkiye’nin muharip olmadığı bir durumda harbe müdahil devletlerin savaş gemileri bağlı oldukları limana dönmek gayesi haricinde Türk Boğazlarından geçemeyecek, diğer devlet bayraklı savaş gemilerinin geçişi ise barış zamanı rejimine göre belirlenecektir. Eğer Türkiye muharipse savaş gemisi geçişini dilediği gibi yönetecektir.
b.4) Sözleşmenin Tadili ve Sonlandırılması Usulü:
Sözleşmenin tadili için oldukça kolay bir yol benimsenmiştir. Montrö Sözleşmesi m.29 uyarınca taraflar, belirli zamanlarda değişim talebinde bulunabilecekken bu talep ve önerilerini gerekçeleri ile beraber en az bir taraf devlet tarafından da destekleniyor olmalıdır. Bu halde öneri taraf devletlerce desteklenirse karar alınabilecek, yeterli destek alınamazsa da ilke olarak[21] ancak oy birliği ile karar alınabilecek bir konferansta bu konu görüşülecektir. Karadeniz’e harp gemisi geçişini ve filo bulundurulmasını düzenleyen m.14 ve 18 için ise istisnai bir çoğunluk aranmıştır. Buna göre değişiklik için en az 3/4 çoğunluk aranacak, bu çoğunluğun içinde Türkiye dahil olmak üzere Karadeniz’ kıyısı bulunan devletlerin asgari üçü bulunmalıdır ki bu mezkur maddelerin Türkiye olmadan değiştirilemeyeceğine işaret eder[22].
Sözleşmenin sonlandırılması m.28’de düzenlenmiştir. Buna göre sözleşme 20 yıllığına geçerli olacak; değiştirilmesini talep eden taraf devlet en az 2 yıl öncesinde Fransız Hükümeti’ne bildiride bulunacak ve 1956’da toplanan yeni konferansla yeni bir uzlaşıya varılacaktır. 20 yıl dolduğunda kimse fesih talebinde bulunmamış ise de kanımızca sözleşme, taraf devletlerin fesih talebiyle toplanacak konferansa değin geçerli olacaktır.
III. Sonuç:
Montrö’nün sonlandırılması ile nasıl bir yönetim rejimine sahip olacağımız yine ihtilafa düşülen bir husustur. Öncelikle burada belirlenmesi gereken şey Türk Boğazları’nın ulusal mı yoksa uluslararası bir niteliğe mi haiz olduğudur.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin nasıl bir öneme haiz olduğu aslında böylesine bir sözleşme olmasaydı, uluslararası hukuka göre Türk Boğazları’nın yönetimi nasıl şekillenirdi sorusuna vereceğimiz cevapla da şekillenebilir. Uluslararası Deniz Hukuku’nun temeli addedilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi m.37’ye göre ‘açık denizin veya bir münhasır ekonomik bölgenin bir bölümü ile açık denizin veya bir münhasır ekonomik bölgenin diğer bölümü arasında uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlar’ ‘uluslararası’, tek bir devletin kıyıdaş olduğu veya kapalı denize bağlanan boğazlar ‘ulusal boğaz’ olarak adlandırılır. Türk Boğazları, Karadeniz ve Ege gibi iki açık denizi birbirine bağladığından genel olarak ‘uluslararası boğaz’ olarak addedilmesine rağmen doktrinde aksi görüşler de mevcuttur[23]. Yine BMHDS’ye göre ulusal boğazlara zararsız, uluslararası boğazlara transit geçiş rejimi uygulanır. Kısaca tanımlamak gerekirse boğazlar bağlamında uygulanan zararsız geçiş rejimi; duraksız, süratli ve m.19’daki yükümlülükleri yerine getiren gemilerin geçişinin kıyıdaş devlet tarafından hiçbir biçimde ertelenemeyeceği sistemdir. Transit geçiş ise boğazlar bağlamında zararsız geçiş ile derin bir farklılık içermemekte; yalnızca gemi olan kapsamı, gemi ve uçaklar diye genişletmektedir. Türk Boğazları’nın uluslararası boğaz olarak kabul edildiği ve Montrö’nün yürürlükte olmadığı senaryoda teamül niteliğine haiz olduğundan BMDHS ilkeleri gereğince transit geçiş rejimi uygulanacak[24] ve Türkiye, yukarıda incelediğimiz ve ona statüko ile eş zamanlı hareket edebilme hakkı veren tüm düzenlemelerinden mahrum kalacaktır. Nitekim halihazırda dünya genelindeki mühim diye addedilen kanal ve su yollarının ekserisi transit geçiş rejimi veyahut bunun benzeriyle yönetilmekte.[25] Türk Boğazları hiçbir doğan su yolunun sahip olmadığı kadar özel şartlarla yönetilerek nevi şahsına münhasır bir örnek oluşturmaktadır.[26]
Sonuç olarak fikrimizce, Montrö üzerinde bir yargıya varabilmek için mukayeseli biçimde Montrö’nün bize neler getirdiğini bilmek, geçmiş ve günümüz konjonktüründe diğer devletlerin anlaşmaya yaklaşımlarının nasıl ve neden olduğuna hâkim olmak gerekmektedir. Hem akdedilmesindeki hem de ilerleyen yıllarda muhafaza edilmesindeki Türk diplomasisinin emek ve başarılarını görmeden, matbu biçimde sırf belli temel eksikliklerden dolayı anlaşmayı eleştirmek ve tanzimini istemek, aslında daha kötü şartlar için ilk adımı atmakla eşdeğer olma riskini de içermektedir. Böylesi bir eleştiri nazarı getirmeden evvel başta Montrö görüşme tutanakları olmak üzere açık kaynakta bulunan diğer diplomatik görüşmelere en azından göz gezdirmek, bu noktaya nasıl gelindiğine dair önemli bir derinlik katacaktır.
Öte yandan Fahri Korutürk de kaleme aldığı sunuş yazısında dile getirdiği ‘Montrö İkinci Dünya Savaşı gibi çok çetin bir sınav geçirmiştir’[27], demeciyle farklı bir noktaya işaret etmiştir. Gerçekten de Montrö, 20 yıllık olarak akdedilmiş olmasına rağmen 89. yılını doldurmakta ve bu yıllar arasında İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş başta olmak üzere bir dizi debdebeli sınavı başarıyla geçmiştir. Bu yönüyle bölgenin yaşadığı en istikrarlı rejimlerden birini teşkil etmiştir. Her ne kadar geçiş için ücret tahsil edemiyor olmak bir eksiklik ve belki de burukluk yaratıyor olsa da mevcut dünya düzeninde neredeyse hiçbir geçişte böylesi bir uygulamanın olmadığını bilmekte fayda vardır. Daha iyiye doğru herhangi bir hamle yapılacaksa bile yine 1936’da olduğu gibi konjonktürün aşırı hassas ölçüldüğü bir noktada yapılmalıdır.
[1] Hüseyin Tosun, ‘MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ (Boğazlar Sorununda Son Aşama)’ Atatürk Yolu Dergisi 4, no. 13 (Mart 1994), 87-88.
[2] Muharrem Dördüncü, ‘1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından 1841 Londra Sözleşmesine Kadar Boğazlar Meselesi’ Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 3:1 (2001), 73-84.
[3] İbid s.87.
[4] Erdoğan Keleş, ‘Kırım Savaşı’nda (1853-1856) Karadeniz ve Boğazlar Meselesi: The Black Sea and the Straits Question in the Crimean War (1853-1856)’ OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 23(23) (2008), 149-187.
[5] Hasan Acar, ‘Boğazlar Sorunu Üzerine Jeopolitik Bir Değerlendirme: İstanbul’un Fethinden Montrö Boğazlar Sözleşmesine’ Türkiye Siyaset Bilimi Dergisi 2.1 (2019), 107-121.
[6] Tarafların detaylı görüşleri, süregelen tartışmalarda devletlerin beyanları için bkz . Tosun (n 27) s.92-
[7] Acar (n 31)s.126.
[8] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914–1995) (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2019) s.261.
[9] Tosun (n 27) s.100.
[10] Armaoğlu (n 34) s.263.
[11] Konjonktürün değişmesiyle beraber anlaşmaya hangi devletlerin taraf olduğuna dair bazı problemler de ortaya çıkmıştır zira hem Yugoslavya hem de Sovyet Rusya dağılmış, anlaşmanın neredeyse her aşamasında mühim bir yer tutan Milletler Cemiyet’i de yerine hukuken kesin bir halef bırakamadan fesholunmuştur. Yugoslavya’nın akabinde Sırbistan ve Karadağ ardıllık talep etmişse de uluslararası toplumda bu kabul görmemiştir. Bu durumda genel geçer kural niteliğini haiz 1978 tarihli Devletlerin Uluslararası Antlaşmalara Halefiyeti adlı anlaşmaya gidilebilir ki buna göre dağılan devletlerin hafzasında ortaya çıkan diğer devletlerin ekserisi doğal olarak bir önceki devletin hukuki hak ve yükümlülüklerine taraf olur. Dolayısıyla burada Yugoslavya’nın bünyesinden ortaya çıkan diğer devletlerin de taraf devlet olduğu sonucuna varılabilir bkz. Meltem Sarıbeyoğlu Skalar & Hilal Cecanpınar, ‘85. Yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi: Türkiye ve Karadeniz’e Kıyıdaş Devletler Açısından Önemi’ (2021) 29(1) MJES 57,65.
Sovyetler Birliği’nde ise daha farklı bir durum söz konusudur. Burada Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği’nin halefi olarak BM nezdinde kabul görmüş böylelikle Montrö’ye taraf olmuştur. Ukrayna ise başka bir bildirimle yine taraflığını korumuştur bkz. Yaycı (n 2) s.56. Bu durumda Sovyetler Birliği havzasında ortaya çıkan ve Ukrayna gibi taraf olma fırsatları varken bunu değerlendirmeyen diğer devletlerin de yukarıda bahsettiğimiz 1978 tarihli anlaşmaya göre taraf sayılıp sayılmayacağı tartışmalıdır.
Milletler Cemiyeti’nin ardılının BM olup olmadığı ise bir diğer tartışmalı husustur. Fonksiyonel olarak temelde çok yüksek oranda paralellik var olsa ve kamuoyu algısı bu yönde olsa da hukuki anlamda küllü bir devrin söz konusu olup olmadığı soru işaretidir. Kelsen başta olmak üzere bazı düşünürler iki farklı örgütten bahsederken, (bkz. Hans Kelsen, The Law of the United Nations: A Critical Analysis of Its Fundamental Problems, London, Stevens & Sons 1950 s.9–12.), bu görüşü savunan birçok yayın mevcut fakat örnek olması için yine bkz. Yaycı (n 2) s.64 veyahut Naim Demirel, “Suriye’deki Silahlı Çatışmalar Karşısında Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Hukuki Analizi (2017) 7 (29) Türkiye Adalet Akademisi Dergisi 23, 32.) Shaw ise tam anlamıyla olmasa da bir ardıllık olduğunu fakat BM’nin daha başarılı olmasından mütevellit burada yeni bir örgüt olduğundan dem vurarak ara bir form yaratmaktadır. (bkz. Malcolm N Shaw, International Law (9th edn, Cambridge University Press 2021) 124–126.) Bu durumda Milletler Cemiyeti’ne atfedilen görevlerde ne yapılması gerektiği ise tam muayyen olmasa ve pratikte şimdiye kadar hiç karşılaşılmamış olsa da fikrimiz, taraf devletlerin bu görevi üstlenebileceği yönündedir.
[12] Lozan’da Boğazların silahsızlandırılmasının yanı sıra devam eden m.12 ve 13’te ise hayli kritik bir jeopolitik yer tutan ve Yunanistan’a bırakılan Limni, Semadirek, Midilli, Sisam, Sakız, Ahikerya adalarının da silahsız tutulması öngörülmüştür. Montrö’de silahsız bölgenin kaldırılması ile Yunanistan bunun anlaşma kapsamındaki tüm silahsız bölge rejimlerinin mülga edildiğini tek başına öne sürerek de facto biçimde bu adaların tamamını silahlandırmıştır ki bunun hukuki hiçbir zemini yoktur. Böylesi bir kıyasla anlaşmadaki tüm silahsız bölgelerin kaldırıldığını kabul etmek mümkün değilken Yunanistan ayrıca 1947’de imzaladığı Paris Anlaşması ile silahsızlandırmayı taahhüt ettiği 12 adayı da anlaşmaya aykırı olarak silahlandırmaktadır ki bu da Yunanistan’ın Lozan’a dair olan iddialarının tamamen nafile bir hukuku kendi eylemlerine araç haline getirme çabası olduğunu gözler önüne serer.
[13] Hukuki bağlamda neyin gemi, ticari gemi, savaş gemisi olarak kategorize edilmesinde etkili olduğu tartışmalıdır. Bu tartışmaların önüne geçmek adına biraz sonra niteliğinden bahsedeceğimiz Türk Boğazları Trafik Düzeni Tüzüğü m.2/e’de geminin tanımı yapılmıştır. Neyin ticaret gemisi olarak algılanacağı sorunu ise ‘savaş gemisi hariç diğer her türlü gemi’ gibi bir tanımla aşılmıştır, fakat burada da yer yer savaş gemisi tanımının uygulanmasında sorunlar görülmektedir. Söz gelimi, Ukrayna’da uçak gemisi olmak üzere inşasına başlanan ama tamamlanamayan ve 2001 yılında römorkörle çekilerek Çin’e götürülmek üzere Boğazlardan geçirilmeye çalışılan ‘Varyak’ adlı gemi diplomatik sahada çeşitli tartışmalara yol açmış, sonunda bunun henüz tamamlanamadığından bir gemi olma vasfı taşımadığından dolayısıyla uçak gemisi de olamayacağından yana görüş birliği kılınmış, geçişine izin verilmiştir bkz. Rona Aybay, ‘Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Bazı Güncel Sorunlar’ (2019) 21 (Özel Sayı) D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi 2729, 2738.
[14] Ökten (n 12),s.85.
[15] Aybay (n 38)s.2736.
[16] Her ne kadar bugüne kadar hiç yaşanmadıysa da yabancı savaş gemilerinin 21 günden fazla Karadeniz’de kalması durumunda ne olacağı sorusu da öne çıkan problemlerden biridir. Yaycı, gerekli diplomatik temasların ardından angajman kuralları çerçevesinde caydırma ve zorlama tedbirlerine başvurulabileceğini fakat Türkiye’nin buradaki tek sorumlu devlet olmadığı, başta Karadeniz’e kıyısı olan devletler olmak üzere diğer Montrö tarafı tüm devletlerin sorumluluğunun olduğunu savunur. Teori böyleyken pratikte Türkiye’nin mevcut konjonktürde Karadeniz’e kıyısı olan devlet gemileriyle bir Amerikan gemisini Boğazları terk etmeye zorlamasının ne kadar nahoş sonuçlara yol açabileceğinden de bahsetmektedir bkz. Yaycı (n 2)s.63.
[17] Ökten (n 12) s.87.
[18] Filiz Değer, ‘Karadeniz Güvenliğinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Önemi: Ukrayna Rusya Örneği’ (2023) 10 (Cumhuriyet Özel S.) Akademik Hassasiyetler 769, 772.
[19] Ökten (n 12)s.88.
[20] Dünya siyasetinin evrimi ile beraber devletlerin tarafı olduğu klasik savaş tanımı da pratikte oldukça değişmiş, artık savaşlar ekseriyetle etki alanlarında yine devlet desteğiyle fakat tam olarak bir devlet organı olarak hareket etmeyen silahlı örgütlerce yürütülmektedir. Bilhassa Republica Sırpska ve Sırbistan örneği ile kristalleşen ve aynı zamanda Ruwanda Davası’nda da açıkça görülen bu olgu 1949 Cenevre Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası hukuk metinlerine de yansımış klasik savaş tanımı yerini silahlı örgütleri de kapsayan ‘silahlı çatışma’ kavramı tanınmıştır. Konuyla alakalı ilginç bir noktaya dikkat çeken bir makaleye göre, Suriye’de uzun yıllar devam eden iç savaş bir silahlı çatışma örneğidir ve Türkiye de çeşitli vesilelerle bunun tarafı olmuştur dolayısıyla Türkiye’nin mezkûr iç savaş boyunca Montrö’de savaş hali hükümlerini uygulaması mümkündü bkz. Demirel (n 38)s.28.
[21] Ökten (n 12)s.94.
[22] İbid s.94.
[23]Meltem Sarıbeyoğlu Skalar & Hilal Cecanpınar, ‘85. Yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi: Türkiye ve Karadeniz’e Kıyıdaş Devletler Açısından Önemi’ (2021) 29(1) MJES 57,73. Öğretide azınlık kalsa da Yaycı Türk Boğazlarının ulusal boğaz olduğunu savunur bkz Yaycı (n 2) s.71
[24] Belirtmek gerekir ki Türkiye BMDHS imzalanırken bunu reddeden 4 ülkeden biridir bkz Ökten. (n 12) s.139. Bu yüzden Türkiye böylesi bir durumda tarafı olmadığı bir sözleşmenin yükümlülükleriyle bağlı olmadığını ileri sürebilir. Bu durumda da BMDHS hükümlerinin teamüle dönüşüp dönüşmediği tartışılmalıdır, zira bir uluslararası hukuk normu teamül olarak benimsenirse tarafı olmayan devletin de bunu uygulama yükümlülüğü doğar, ki doktrin de burada ortak bir paydaya varabilmiş değildir. Türkiye’nin BMDHS ile bağlı olmadığı senaryoyu düşünsek dahi bu durumda da Uluslararası Adalet Divanı’nın Korfu içtihadına göre zararsız geçiş rejimi uygulancaktır ki bu da Montrö’de elde ettiğimiz avantajlara yakın bile değildir bkz. Skalar&Cecanpınar (n 51) s. 73.
[25] Macellan Kanalı transit geçiş rejimine çok benzer bir şekilde yönetilmekte ve geceleri hariç tamamen özgür geçişi öngörmektedir. Cebeli Tarık Boğazı da İngiltere ve Fransa’nın garantörlüğünde her devletin her türlü gemisinin geçişine açıktır. Süveyş Kanalında da savaş ve barış hallerine özel hükümler gözetilmeksizin geçiş serbestisi tanınmıştır. Panama Kanalında ise muhtelif güvenlik önlemleri alındıktan sonra geçiş ücretsiz ve serbesttir. Bu örnekler arasında sadece Kiel Kanalı biraz farklılaşmakta Almanya ile barış halinde olan devletlerin gemilerine serbest geçiş hakkı tanınmıştır. Türk Boğazlarında ise tersine ana endişesi kaza oranlarını azaltmak olmakla beraber Türk Hükümetince geçişin niteliğini yöneten tüzükler de yayınlanabilmiştir. bkz. Ökten (n 12) s.145-150.
[26] Değer (n 45) s.771.
[27] Montreux Boğazlar Konferansı – Tutanaklar Belgeler, (Çev. Seha L. Meray – Osman Olcay), Sunuş Fahri S. Korutürk, Ankara 1976, s. 2.
