Skip to main content

Türk Boğazları ve Montrö Boğazları Sözleşmesi’nin Hukuki İncelenmesi: 1. Bölüm

Türk Boğazları ve Montrö Boğazları Sözleşmesi’nin Hukuki İncelenmesi - Cengizhan Özdemir

İlk kez 1923 Londra Boğazlar Sözleşmesi lafzında kullanılan "Türk Boğazları" kavramı, devam eden Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde de kendine yer bulmuş[1] ve böylece terminolojide kalıcı olmuştur. Bu kavram coğrafi olarak ise 37 mil uzunluğa sahip Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve 17 mil uzunluğa sahip İstanbul Boğazı’na tekabül etmektedir[2]. Bu bölge tarihin her döneminde farklı nedenlerle de olsa belli bir kritiklik arz etmiş ve bu yüzden de nasıl yönetileceği sorunu politik konjonktürlerde sık sık çatışmalara sebep vermiştir. Bölgedeki ilk yerleşimler yaklaşık MÖ 7 yüzyılı bulurken Bosphorus adının Doğu Roma İmparatorluğu’nun kurulumuna ilişkin bir de mitolojik anlatısı vardır. Doğu Roma İmparatorluğu’na kadar muhtelif şehir devletlerine ev sahipliği yapan bölge, 13. yüzyılda 57 yıl kadar süren Katolik istilası haricinde mütemadiyen Doğu Roma uhdesinde kalmış, tam 23 kuşatma görmüş ve 1453’teki fethin akabinde ise Fatih Sultan Mehmet ile başlayıp bugüne dek süren fasılasız bir Türk yönetimine ev sahipliği yapmıştır.

Günümüzde ise seleflerine nispeten etki alanı çok daha küçülen Türk Devleti’nin uluslararası seviyede en önemli değerlerinden birini teşkil eden Türk Boğazları’nın yönetimi meselesi ne yazık ki gerektiği ihtimamı görememekte; konunun derinliğine inmektense dönem dönem yaşanan, yabancı devletlere ait savaş gemisi geçidi gibi sansasyonel olaylar etrafında şekillen haberlerle yetinilmektedir. Bu yüzden de bu yazıda ilk olarak Türk Boğazları'nın neden ehemmiyet arz ettiği tarihi, politik ve ekonomik bağlamda ele alınacak; ikinci bölümde ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile kurulan yönetim rejimi uluslararası muadilleri ile kıyaslanarak incelenecektir.

I.Türk Boğazları Neden Önemli?

1.1 Jeopolitik Nazariye:

Dünya çapındaki en uzun doğal ve dar su yollarından biri olan Türk Boğazları,[3] tarih boyunca ehemmiyetini korumakla beraber[4]  jeopolitik temelli küresel iktidar teorilerinin de ortak paydada kesiştiği nadir noktalardan biridir. Bu teorilerden biri Mahan’ın 19. yüzyıl sonunda İngiltere’nin yükselişini onun denizler ve ekseri kanallarda hem ticari hem askeri söz sahibi olmasına bağlayan ‘deniz gücü ve deniz hakimiyeti’ kuramıdır[5].  Bir diğeri ise Mackinder tarafından ortaya atılan, kabaca dünyanın kalanını yönetebilmek için elde bulundurulması gereken bölgeleri içeren ‘kalpgâh bölge’ teorisidir[6]. Temel mantığı aynı olmakla beraber bir başka jeolog Spykman ise kalpgâh bölgeyi ‘Rimland’  bölge olarak değiştirir[7]

Önde gelen bu iktidar kuramlarının tek ortak kesişim noktası ise yine Türk Boğazları olmaktadır. Söz gelimi, Mahan’ın teorisini baz alırsak deniz hakimiyeti kaygısı için Boğazlar vazgeçilmez iken, farklı kritik noktalara işaret eden Mackinder ve Spykman’ın haritalarında ise yine Türk Boğazları merkezde kalmaktadır.

1.2 Politik Bir Mikro Örnek Rusya Nazariyesi:

Türk Boğazlarının ehemmiyeti haiz olmasının ana sebeplerinden biri hiç şüphesiz Karadeniz’e kıyı devletler ve onlar içinde de en çok öne çıkanı olan Rusya’dır. Zira Karadeniz bir Türk gölüyken Boğazların diplomatik safhada tehdit unsuru olarak pazarlanabileceği kimse kalmadığından ve iç ticaret de nispeten az olduğundan, bu tarihlerde bir “Boğazlar Meselesi”nden bahsetmek mümkün değildir. Yüzyıllarca Boğazları elde etmeyi uman Rusya’nın varlığı ve 16. yüzyıldan itibaren bu umudunu küresel bir oyuncu olarak dile getirebilme yetisi kazanması Türk Boğazlarının neden korunması gerektiği ve dolayısıyla neden önemli olduğuna dair ilk başta sorduğumuz sorunun cevaplarından biridir. Rusya’nın bu arzusunu knezlik’ten, çarlığa, Sovyetlere ve oradan da Rusya Federasyonu’na uzanan yolculuğunun her noktasında hem kültürel hem diplomatik satıhta görmek mümkündür.

Söz gelimi, II.Katerina’nın torununa Bizans’a atfen Konstantin adını koyması, Kırım’ı işgal ederken ‘İstanbul Yolu’ yazılı bir zafer takının altından geçmesi[8], askeri bir çıkarma için 18.yüzyılın sonundan Cihan Harbi sonuna değin defalarca fiziki hazırlıklar yapılıp gerek konjonktürel gerek askeri sebeplerle bunun başarılamaması[9] bu emelin politik yansımalarıdır  ki bu tepe noktaya I.Cihan Harbi’nde çıkmıştır.

Aslına bakacak olursak İngiltere’nin Şark siyasetini belirlemek için uzun yıllar nirengi noktası yine Boğazlar olmuş, Boğazları Rusya himayesinde görmemek adına 19.yüzyılın neredeyse tamamı boyunca Osmanlı’yı destekler bir pozisyon almıştır. Mamafih Kırım Savaşı’nın akabinde Osmanlı’nın daha fazla ayakta kalamayacağına kani olan İngiltere, I. Cihan Harbi’ne uzanan süre boyunca Boğazları Çarlık himayesine vermenin pazarlığını yürütmüş ve böylece Çarlığı İtilaf Devletleri safına çekebilmiştir. Belirtmek gerekir ki bu pazarlıklar sırasında Çarlık oldukça katı davranmış; 1905’te hem kesin bir mağlubiyet yaşamış hem de başarısız bir devrim teşebbüsü geçirmekle beraber halen iç karışıklıkları hayli yüksek olan Çarlığın ancak Boğazlar vaat edilirse savaşa gireceğinden dem vurulmuştur. Çar’ın bizzat kendisi “Boğazlar meselesi başka hiçbir şeyin yapamayacağı kadar Rus kamuoyunu tutuşturmakta, bu durum her geçen gün daha şiddetli bir hal almaktadır. Bu isteklerini karşılamadan, sonunda ödüllendirileceklerini söylemeden halkıma ortaya koyduğu dehşetengiz fedakarlığı daha fazla zorlama imkanım kalmamıştır(...)” demiştir[10]. İngiltere de sonunda bu gambot diplomasisine dayanamadığından yekten Boğazlar ve hinterlandının Çarlığa bırakılacağını söylemeye başlamıştır[11].

Nitekim Rusların bu politikası Sovyetler Birliği’ne de miras kalmış, II.Cihan Harbi’nin bitmesinden hemen evvel Sovyetler Birliği belli toprak talepleri ile beraber Türkiye’ye bir ültimatom vermiş; akabinde Montrö’nün Boğazlara bir Rus üssü konuşlandırılması minvalinde değiştirilmesi talebi üzerine toplanan Potsdam Konferansı’ndan bir sonuç çıkmamışsa da Sovyetler taleplerine ‘Boğazların statüsünü Karadeniz’e sahili olan ülkeler belirlemelidir’ fikrini de ekleyerek bir  başka ültimatom daha vermiştir. Süreç içerisinde bilhassa Hariciye Nazırı Molotov başta olmak üzere Sovyet Rusya’nın Çarlığı aratmayan gambot diplomasisi hayli manidardır[12]. Bu ültimatomu da reddeden Türk diplomasisinin süreci iyi yönetmesi, Sovyet taleplerine daha ılımlı bakan Roosevelt yerine Truman’ın iktidara gelmesi ile ABD’nin ilgili taleplere karşıt bir tutum izlemeye başlaması ve USS Missouri’nin İstanbul’a gelmesiyle bu taleplerin kısmen önüne geçilmiştir[13]. Bir başka kriz ise bu sefer Rusya Federasyonu ile Gürcistan arasında 2008 yılında çıkan savaş için Gürcistan lehine müdahil olarak katılmak isteyen ABD ile yaşanmış, Karadeniz’de dilediği şekilde varlık güdemeyen ABD sıkça Montrö’ye karşın eleştirel bir noktada kalmıştır.

Rus kültüründe de mezkûr arzunun izlerine sıkça rastlanmaktadır. Söz gelimi, Fatih’in İstanbul’u fethi Rus halkında derin bir üzüntü yaratmış, kamuoyu İstanbul’un bir gün geri alınacağı tesellisiyle yumuşatılmaya çalışılmıştır[14] . Uzun yıllar arşiv müdürlüğü yapmış olan Goryanof ise bu durumu “Hiçbir Rus kalbi yoktur ki Ayasofya onda elemli bir tesir meydana getirmesin. Ben alelade hislerine tamamıyla gösterecek surette sakinliğini muhafaza edip, ılımlı davranan Rusların bu Ayasofya ismi telaffuz edilince heyecana geldiklerini ve gözlerinden hüzün yaşları döküldüğünü bizzat gördüm” diye aktarır[15]. Prens Trubetskoy da benzeri bir duygusallıkla “Hayatımız, tüm veçheleriyle bizi İstanbul’a çağırmaktadır. İstanbul bizim için günlük ekmeğimiz, suyumuz siyaseten güçlü olmamız ve kültürel misyonumuzun yerine getirilmesi demektir. Bu sorun Rusya’nın manevi özünü ilgilendirir. Ayasofya İncil’deki incinin ta kendisidir ve ona ulaşmak uğrunda Rusya geri kalan her şeyi vermeye razı olmalıdır" demiştir[16]. Edebi kimliği ile dünya klasiklerinde yer edinmiş olan ve herkesçe bilinen Dostoyevski dahi “Evet, İstanbul bizim olacaktır. Bizim olmalıdır. Yalnız çok önemli bir liman olduğu için değil, yalnız Rusya gibi dev bir devletin kapalı bulunduğu odadan çıkıp, açık denizlerin havasını teneffüs etmesi için değil, doğu Hristiyanlığının ve dünyadaki bütün Ortodoksluğun geleceği için, birliğini tamamlaması için bize lazımdır" demekten kendini alıkoyamamıştır[17].

Aslına bakılacak olursa Rusların bu mefkuresini anlamlandırmak o kadar da zor değildir zira tarih boyunca Boğazlara sahip olanın Karadeniz’e de doğrudan veya dolaylı olarak sahip olabileceği görülmüştür[18]. Bunun ne kadar önemli olduğunu bölgeye nispeten uzak Bonaparte bile “O dar Boğazları Rusya’ya bırakmaktansa dünyanın yarısını bırakmayı yeğlerim." diyerek takdir etmiştir[19]. Karadeniz’e sahili olan ve aynı anda Dünya politikasında da güçlü bir yeri haiz bir ülkenin yüzlerce yıldır örtülü veya doğrudan Boğazları istiyor olması Boğazları uluslararası dengeler açısından bir koz haline getirmekte, değerini daha da artırmaktadır. Zira özelde Karadeniz havzası ülkeleri arasında bilhassa da Türkiye ve Rusya arasında Boğazlar üzerine yaşanan çekişmeler makroda dünya politikasının taraflarını belirlemede yardımcı olmaktadır. Küreselleşen dünyada uluslararası ticaretin de Boğazların ehemmiyeti üzerinde çok ciddi bir payı olsa da geçmişte Rusya ve Türkiye gibi Karadeniz’de etkin ve çekişmeli rekabeti sürdürecek iki ülkenin olmadığı tarihlerde Boğazların ehemmiyeti de gittikçe düşmüştür. 

1.3 Ekonomik Nazariye:

Türk Boğazları Tuna hariç Karadeniz havzası ülkelerinin ekserisinin Dünya pazarına açılan tek kapısıdır. Dünya ham petrol pazarının %3 ila %8’i tek başına Türk Boğazları’ndan geçmekteyken[20], genele vurulunca Malakka Boğazı’ndan sonra en yoğun ve en tehlikeli trafiğe sahip ikinci su yolu olmuş, Süveyş Kanalı’ndan 3, Panama Kanalı’ndan 4, Kiel Kanalı’ndan 2 kat daha yoğun trafiğe ev sahipliği yapılmıştır[21]. Sayısal olarak bakılınca ise 1936 yılında Boğazlardan geçiş yapan gemi sayısı sadece 4.500 iken bu sayı 1985 yılında 24.000’e, 1995 yılında 46.954’e, 2000 yılında ise 48.079’a ulaşmıştır[22]. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının ayrılarak ve daha güncel şekilde incelendiği bir diğer istatistik ise bu sayıları şöyle aktarmaktadır[23]:

Yıl 

Toplam Gemi 

Toplam Gros Ton 

300 m’den  büyük 

250-300 marası 

200-250  m arası 

150-200 m 

arası 

100-150 m 

arası 

100 m’den küçük 

2019 

41.112 

638.892.062  

1.324 

3.076 

11.873  

15.497  

9.342 

2020 

38.404 

619.758.776  

1.299 

3.651 

10.592  

14.441  

8.419 

2021 

38.551 

631.920.375  

1.410 

3.896 

10.459  

14.617  

8.169 

2022 

35.146 

541.444.690  

1.313 

2.764 

9.034 

14.434  

7.599 

2023 

39.000 

621.638.378  

43 

1.480 

3.247 

10.367  

14.809  

9.054 

Tablo 1: 2019-2023 yılları arası İstanbul Boğazı’ndan geçen gemilerin sayısı, tonajı, boyları.

 

Yıl 

Toplam Gemi 

Toplam Gros Ton 

300 m’den büyük 

250-300 m arası 

200-250 m arası 

150-200 m arası 

100-150 m arası 

100 m’den küçük 

2019 

43.759 

872.314.222 

317 

2.209 

4.484 

14.465 

12.890 

9.394 

2020 

42.036 

858.844.972 

316 

2.259 

4.855 

13.145 

12.631 

8.830 

2021 

43.342 

898.473.519 

462 

2.197 

5.196 

13.319 

13.106 

9.062 

2022 

42.340 

871.621.677 

530 

2.351 

4.342 

13.091 

13.432 

8.594 

2023 

44.892 

941.519.970 

470 

2.753 

4.928 

13.927 

14.241 

8.573 

Tablo 2: 2019-2023 yılları arası Çanakkale Boğazı’ndan geçen gemilerin sayısı, tonajı, boyları.

 

Şekil 1: 2019-2023 yılları arası boğazlardan geçen toplam gemi sayısı

 

23’ü tehlikeli yük taşımakla beraber günde yaklaşık 150 geminin geçtiği[24]Türk Boğazlarından, Türkiye’nin sağladığı fener, tahlisiye ve sağlık başlıkları altında  yıllık yaklaşık 50 milyon dolar, kılavuzluk ve römorkör hizmetleri sayesinde ise 2019 yılında yaklaşık 150 milyon dolar kazandığı iddialar arasındadır[25]. Sovyetlerin dağılması ve dolayısıyla Rusya’nın Baltık Denizi’nde St. Petersburg hariç limanı kalmamasından mütevellit Rusya’nın ticaretinin çok yüksek bir kısmı Türk Boğazlarına kanalize olmuş durumdadır[26]. Tuna, Hazar ve Karadeniz havzasının bilhassa enerji sektöründe gittikçe gelişme gösterdiğini de göz önünde bulundurursak mezkur trafiğin daha da artacağı söylenebilir. Bu denli büyük bir ticari hacme ev sahipliği yapmanın getirdiği kazanç ve öte yandan ambargo gücü[27] neden Boğazların önemli olduğunun anlaşılmasında mihenk taşlarından biridir.

 

2. Bölüm yakında yayınlanacaktır.


[1] Hacer Zorlu Uğur, “Türk Boğazlarının Önemi ve Montrö Sözleşmesi ile Sağlanan Denge Rejimi” (2021) 13(25) GSI Journals Serie C: Advancements in Humanities and Social Sciences 33–37.

[2] Cihat Yaycı, Mavi Vatan: “Bir Harita ve Bir Doktrin Kitabı” – Türkiye’nin Denizlerdeki Misak-ı Millî’si (1. baskı, Türk Tarih Kurumu 2024) s. 47.

[3] Uğur (n 1) 33, 38.

[4] Söz gelimi, MÖ 12. yüzyılda gerçekleşen Truva Savaşı’nın dahi Boğazlar üzerindeki ticaret yollarını ele geçirme güdüsünden kaynaklandığı yönünde iddialar vardır. Bkz. Cemal Tukin, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Boğazlar Meselesi (Pan Yayıncılık 1999) s. 19.

[5] Bülent Şener, “Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik ve Jeostratejik Önemi” (2015) The Journal of Academic Social Science Studies, Summer I/15, 327–349, s. 335.

[6] Bkz. Halford J. Mackinder, “The Geographical Pivot of History” (1904) 23(4) The Geographical Journal 421; aktaran Şener (n 5), s. 336.

[7] Şener (n 5) 339.

[8] Özhan Eren, Sarıkamış’tan Esarete (1915–1920): Tuğgeneral Ziya Yergök’ün Anıları (Remzi Kitabevi 2007) s. 14.

[9] 1782 tarihli ilk tasarı için bkz. Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya: XVIII. Yüzyıl Sonundan Kurtuluş Savaşına Kadar Türk–Rus İlişkileri (1798–1919) (Türk Tarih Kurumu Yayınları 2011) s. 68. 1852’deki bir başka girişim için bkz. A. B. Şirokorad, Rusların Gözünden 240 Yıl Kıran Kırana Osmanlı–Rus Savaşları (Selenge Yayınları 2009) s. 356. Bu örnekler böyle devam etmektedir.

[10] Altay Cengizer, Adil Hafızanın Işığında Osmanlı’nın Son Savaşı (Ötüken Neşriyat 2017) s. 527.

[11] Örneğin İngiltere Kralı V. George, Çarlık büyükelçisine “İstanbul’a gelecek olursak, şehrin sizin olması gerektiği açıktır.” demiştir. Bkz. ibid., ss. 511–513. Diplomatik görüşmelerin teferruatı için ayrıca bkz. Sean McMeekin, Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolü (Yapı Kredi Yayınları 2013).

[12] Taraflar arasında çetin geçen görüşmelerin tam metinleri için bkz. Kazım Ökten, Montreux Boğazlar Sözleşmesi (Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Edirne 2008) 45, 120–125.

[13] İrşad Sami Yuca, “İngiliz Diplomat Sir Hughe M. Knatchbull-Hugessen’in Türk Boğazları Üzerine Düşünceleri (1948)” (2020) 35(2) Tarih ve Politika Araştırmaları Dergisi 101, 140.

[14] Kurat (n 9) s.3-4.

[15] Sergey Goryanof, Rus Arşiv Belgelerine Göre Boğazlar ve Şark Meselesi, çev. Ali Reşad (Ötüken Neşriyat 2006) s. 26.

[16] Cengizer (n 10) s. 520.

[17] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, 9. Cilt: İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908–1918) (TTK Yayınları 1996, 3. baskı 2011) s. 360.

[18] Uğur (n 1) 33, 37.

[19] İbid. s. 38.

[20] İsmet Balık, Sonay Zeki Aydın ve Fevzi Bitiktaş, “Türk Boğazları Trafik Yoğunluğu, Bekleme Süreleri ve Deniz Kazaları” (2022) 15(1) Kent Akademisi 262, 263.

[21] Adem Ergün, “İstanbul Boğazı Tehlikeli Yük Trafiğinin İstatistiksel Verilerle Ortaya Konması” (2022) 4(2) Mersin Üniversitesi Denizcilik ve Lojistik Araştırmaları Dergisi 287, 295.

[22] Balık, Aydın, Bitiktaş (n 16) 262, 265.

[23] Ayşegül Güler, “İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının Deniz Taşımacılığı Açısından Öneminin Analiz Edilmesi” (2024) 28(3) Current Perspectives in Social Sciences 350, 355–359.

[24] Balık, Aydın, Bitiktaş (n 16) 262, 296.

[25] “‘Kanal İstanbul’dan kazanılacağı iddia edilen 1 milyar dolar, Boğazlar’dan elde edilebilir’” Independent Türkçe (3 Şubat 2020), erişim: 5 Eylül 2025. Her ne kadar kısmen sürreal bulsak da bu yazıda ayrıca, eğer Türkiye Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde para birimi olarak belirlenen altın frangı uygularsa bu gelirin 1 milyar dolara çıkabileceği ileri sürülmektedir.

[26] Şule Güneş, “Türk Boğazları”, ODTÜ Gelişme Dergisi 34 (Aralık 2007) 230, 238.

[27] Böylesi bir ticari ambargonun ne kadar güçlü olabileceğine dair elimizde kesin bir örnek olmasa da, 1912 yılında Trablusgarp Savaşı nedeniyle Boğazların yaklaşık bir ay ticari geçişlere kapatılması Rusya’nın ihracat gelirine 100 milyon rublelik bir zarar vermiştir. Bkz. Ali Kaşıyuğun, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na Girişi (Yeditepe Yayınları 2015) s. 54. Bilinen bir diğer ambargo ise Harb-i Umumi sırasında yaşanmış; bu engellemeyi aşmaya çalışan İtilaf Devletleri Çanakkale’de başarısız olunca bunun, bilindiği üzere, Çarlık Rusya’sının sonunu hazırlayan süreçte önemli rol oynadığı kabul edilmiştir.