Skip to main content

Dağılma Devri Osmanlısına Milli İktisat Perspektifinden Bakmak

 

1699 Karlofça Antlaşması neticesinde eski ihtişamlı yıllarına veda eden Osmanlı Devleti, müteakip yıllarda çeşitli modernleşme ve çağa ayak uydurma denemelerinde bulunmuştur. Bu denemelerde hiç kuşkusuz iktisat alanı da kendisine yer bulmuştur. Bu kapsamda iktisat bir bilim dalı olarak önce Mekteb-i Mülkiye’de okutulmuş, ardından da Ziraat ve Baytar mekteplerinde rol edinmiş, daha sonra da idadî okulları programına eklenmiştir. Bu düzenlemelerle Zafer Toprak ’ın tabiriyle, kıt kaynakların bölüşümü bundan böyle Tanrı inayeti olmaktan çıkarak insanoğlunun biçimleyebileceği bir soruna dönüşmüştü  (Toprak, 2023, s.54).

Bilim haline getirilen iktisat dalında çağın popüler fikirlerini algılamak isteyen Osmanlı aydını, öncelikle hakim iktisat anlayış olan klasik iktisatı benimsemiştir (Toprak, 2023, s.54). Klasik iktisat; Adam Smith’in  merkantilizme getirdiği, rekabetin büyümeyi maksimize edeceği eleştirel varsayımına dayanan ekonomik modeldir. (Barber, 2021, s.58). Bu modeli geliştiren bir diğer isim olan David Ricardo, karşılaştırmalı/mukayeseli üstünlükler teorisini ortaya koymuştur. Bu teori kapsamında ülkeler arasında gerçekleştirilecek ikili ticaret anlaşmalarında ülkelerin arzını ucuza karşıladıkları ürünü ihraç edip karşılayamadıkları ürünlerde ise ithalat yoluna yönelmelerini önermiştir. Bu şekilde bütünüyle yerli kaynaklara bağlı kaldıkları hale göre daha fazla kâr edileceğini savunmuştur (Barber, 2021, s.108). Bahsi geçen fikirler Osmanlı’da “Teşebbüs-i Şahsi” olarak yer almıştır.

 

Ne var ki, yazının ilerilerinde görüleceği üzere iç ve dış birçok sebepten mütevellit Osmanlı Devleti, iktisadi görüşünü de değiştirmek durumunda kalmıştır. Bunun sebeplerinin ve sonuçlarının irdeleneceği yazıda ilk olarak milli iktisat kavramı politik ve iktisadi olarak tarihsel süreçte tanımlanacak; devamında Osmanlı Devletinin para ve maliye politikaları, merkezileşme ve kurumsallaşma süreçleri, dış etmenlerin ekonomiye etkileri incelenecek, son olarak da 2.Meşrutiyet yıllarındaki iktisadi politikalar ele alınacaktır.

 

 

1)Milli İktisat:

Iktisat tarihinin insanlık tarihi kadar eski olmasına rağmen bir ekonomik sistemin inşası 15. Yüzyılı bulmuştur. Bu tarihte Avrupa devletleri zenginliğin kaynağı olarak değerli maden stoklarını görmüştür ve zenginliği elde edebilmek amacıyla yeni sömürge arayışlarına girmişlerdir. Bu iktisadi akım merkantilizm olarak adlandırılmıştır ve bilhassa İspanya, Portekiz, İngiltere ve Hollanda bu akımın öncülüğünü yapmışlardır. (Eğilmez, 2020, s.84). Bu ekonomik akım, değerli maden elde etmek amacıyla sömürgeciliğe eş zamanlı olarak da cari fazla verme politikasını önemsiyordu. İhracatın ithalattan fazla olması halinde eldeki değerli maden miktarı da artacaktı çünkü bu durum ülkeye girecek para miktarının ülkeden çıkacak para miktarından fazla olması manasını da taşımaktadır (Eğilmez, 2020, s.85).

 

Merkantilizme tepki olarak yükselen klasik iktisat anlayışı ise serbest dış ticareti savunuyordu. Girişte bahsedilen, de David Ricardo’nun “Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi” ile beraber ülkelerin dış ticaretlerini daha pragmatik bir biçimde yönlendirmeleri gerektiği vurgulandı. Serbest ticaret fikrini savunan farklı bir ekol de Manchester okuluydu. Bu okul; İngiltere’deki korumacı politikalara karşı laissez-faire (bırakınız yapsınlar) anlayışını ve serbest ticareti benimsemiş, daha güçlü bir zemine oturtmuştur (Kırlı, 2023).

 

Bu klasik iktisat anlayışına karşı bir anlayış eş zamanlı olarak 19. Yüzyılda yükselmiştir. Amerika’da John Ray ve Almanya’da Friedrich List; klasik iktisatın beynelmilel bir sistem olamayacağını, yalnızca İngiltere’ye mahsus milli bir iktisat anlayışı olacağını savunmuşlardır (Gökalp, 2021, s.200).

 

Bu görüşten esinlenen Ziya Gökalp, Türk harsına en uygun iktisadi sistemi solidarizm olarak görmüştür (Gökalp, 2021, s.199). Solidarizm, Batı’daki iktisat literatüründeki devlet sosyalizminin ardılı konumundadır. Ana fikir ise devletin bazı hususlarda özel teşebbüsün yerine geçmesi ya da özel sektöre müdahale etmesi üzerinedir. Fakat bu müdahaleler yapılırken de özel teşebbüsün tam serbestliğine ket vurulmaması gerektiği vurgulanmıştır. Aksi takdirde bireyin doğal haklarına öldürücü bir darbe vurulmuş olunacaktı (Toprak, 2023, s.58). Ziya Gökalp bu sistemin Türkiye için doğallığını şöyle açıklamıştır: “ Türkler hürriyet ve istiklâli sevdikleri için iştirakçi olamazlar. Fakat, müsavatperver olmalarından dolayı, fertçi de kalamazlar. Türk harsına en uygun olan sistem solidarizm yani tesanütçülüktür (dayanışmacılıktır).” (Gökalp, 2021, s.199)

 

Gökalp’in savunduğu farklı bir nokta da Durkheim’dan etkilendiği “organik işbölümü” fikridir. Milli iktisatın ancak organik işbölümü ile gerçekleşeceğini ifade etmiştir. Devletin ana unsuru olan Türklerin iktisadi sınıflardan mahrum olmasının ulus-devlet için de milli iktisat için de mühim bir eksiklik olduğunun bilinciyle Türklerin iktisadi sınıflara dahil olması gerekliliğini kaydetmiştir. Eğer bu durum sağlanabilirse yönetimin de bu sınıfa yaslanarak başarılı olacağını belirtmiştir (Toprak, 2023, s.66).

 

Bu perspektifler çerçevesinde yazının devamında Osmanlı ekonomisi incelenecek, milli iktisat kavramının öncesi ve sonrası farklar gözler önüne serilecektir.

 

Osmanlı Ekonomisi 

  1. Para Politikası:

Tanzimat Dönemi, Osmanlı’nın muhtelif alanlarda reformlar yaptığı bir dönemdir. Bu reformlardan birisi de para alanında gerçekleştirilecekti. 1760’ların sonlarından itibaren sıklaşan savaşlar askeri masrafların artmasına sebebiyet vermişti. Haliyle bu durum bütçe açıklarına yol açmaktaydı. Osmanlı bu bütçe açıklarını kapatmak maksadıyla iki farklı yola başvuruyordu. Birincisi sarraflar vasıtasıyla borçlanmak, diğeri ise tağşiş yoluyla tedavideki sikkelerin gümüş değerini azaltarak ek gelir sağlamak üzerineydi. Bu durumun bir çeşit devalüasyon olması, Osmanlı tarihindeki en yüksek enflasyon oranlarına yol açmıştı. 1780-1860 arasında genel fiyat düzeyinin 12-15 kat arttığı gözlenmiştir. Keza 1814 yılında 23 Osmanlı kuruşu 1 İngiliz sterlinine denkken 1839 yılında 104 kuruş 1 Sterline denk hale gelmişti (Pamuk, 2014, s.112). Para reformunun zorunlu hale gelmesiyle beraber örnek olarak Fransa alındı. İngiltere’nin 17.yüzyıl boyunca gerçekleştirdiği, Fransa’nın da 1789 İhtilali sonrası gerçekleştirdiği üniter paraya geçiş süreci; Osmanlı’da Tanzimat Devrinde yapıldı. 1844 tarihli Tahsis-i Ayar adlı düzenlemeyle beraber Osmanlı lirası, Mecidiye ve kuruş temel para birimleri haline getirildi. Bu para birimleri de kendi aralarında 1 Osmanlı 100 kuruşa, 1 gümüş Mecidiye ise 20 kuruşa tekabül edecek şekilde belirlenmiştir. Yeni üniter para sistemi, Avrupa’daki örnekleri gibi bimetalizme yani çift metal usulüne uygundur. Çift metalli para sisteminde ülkeler, 2 değerli madeni birbirlerine belirli oranlarda birleşecek şekilde seçerlerdi. Osmanlı da altın:gümüş oranı 15,5 olacak şekilde bimetalizme geçmiştir (Toprak,2023, s.322). Bu sistem, altının gümüşe oranının yıllar içinde değişmesi sebebiyle Osmanlı maliyesini zora soktu. Yıllar içerisinde altın gümüşe karşı değer kazandı. 1844 yılında gümüş:altın oranı 1/10 civarlarındayken, 1873 yılında 1/16 seviyesine geldi. Bu yıllarda Avrupa ve Latin Amerika ülkeleri bimetalizmi terk ederek monometalizme geçtiler (Toprak, 2023, s.325). Osmanlı Devleti de 9 Ocak 1881 tarihinde Meskûlat Kararnamesiyle monometalizme geçti ve altın yegâne değerli maden konumuna getirildi (Toprak, 2023, s.326).

  1. Maliye Politikası:

Para politikası kısmının başında bahsedilen sebeplerden ötürü Osmanlı maliyesi likidite ihtiyacı yaşamaktaydı. Tağşiş ve sarraflar vasıtasıyla iç borçlanmanın kâfi gelmemesinden mütevellit Osmanlı dış borca başvurmak durumunda kalmıştır. Bunun ilk uygulamaları, Galata Bankerleri aracılığıyla Fransız bankalarından alınan kısa vadeli borçlar olmuştur. Fakat bu durumun da yetersizliği ve Kırım Harbinin başlangıcı, uzun vadeli dış borçlanma sürecini zaruri kılmıştır. Uzun vadeli borç tahvilleri Londra, Paris, Viyana ve Frankfurt borsalarında satışa çıkarıldı. 1854 yılında başlayan bu süreç 1876 yılında devletin borçlarını ödeyemez hale gelmesiyle sonuçlanmıştır. Yüksek faizli gerçekleşen bu borçlanma sürecinde yaratılan kaynaklar; cari harcamalar, bürokrasinin maaşlarının ödenmesi gibi alanlarda kullanılmıştır. Yani ekonomiyi canlandıracak yatırımlara az kaynak ayrılmıştır (Pamuk, 2014, s.118-119). Netice olarak 1876 yılında devletin ana para ve faiz ödemeleri yıllık 11 milyon sterlin tutarken devletin tüm mali geliri 18 milyon sterlin dolaylarındaydı.

 

Borçlarını ödeyemez hale gelen Osmanlı Devleti, 1881 yılında yayınlanan Muharrem Kararnamesiyle 

Düyun-ı Umumiye İdaresinin kurulmasını kabul ediyordu. Bu idare; Osmanlı maliyesinin gelir kaynaklarından tuz ve tütün tekellerine, damga resmine, balıkçılık ve alkollü ürün vergilerine, ham ipekten toplanan öşüre, Doğu Rumeli vilayetinin ödediği yıllık vergiye el koyuyordu. Tüm bu işlemleri gerçekleştirmek maksadıyla da 20’yi aşkın kentte 5 binden fazla çalışanla geniş bir örgüt kurdular.

 

Osmanlı, Düyun-ı Umumiye zamanında da tahvil satarak borç almaya devam etti. Bu dönemde borçlardaki faiz oranlarında belirgin düşüşler oldu. Bunda devletin maliyesinin Avrupalılar tarafından denetlenmesinin etkisi vardir. 1876 öncesinde yıllık %8-12 arası borçlanan Osmanlı, Düyun-ı Umumiyenin kurulması sonrası %4-6 gibi yıllık rakamlara borç bulmaya başlamıştır (Pamuk, 2014, s.122-123).

 

 

  1. Merkezileşme Süreci:

Osmanlı Devleti, ömrünün sonlarına yaklaşırken merkezi devlet mekanizmasında zayıflamalar görülmüştür. Fakat bu zayıflamaya karşılık Avrupa’da aynı dönemde görüldüğü gibi bir güçlenmekte olan burjuvazi sınıfına rastlanmamaktadır. İktisadi sınıflar devlet üzerinde yönlendirici etkide bulunamıyor, yalnızca taşrada bazı güçler yerel yönetimler üzerinde nüfuza sahip olabiliyordu (Pamuk, 2014, s.52-53).

 

Taşrada hakim güç olan Âyanlar, vergi toplama yetkisini üzerlerinde bulunduruyorlardı. 1808 yılında imzalanan Sened-i İttifakla beraber bu sınıfının ne kadar büyük bir nüfuza sahip oldukları ortaya çıkmaktadır. Devletin vergi toplama hakkını devretmesine rağmen Âyanların vergi verimini düşürmesi sebebiyle devlet merkezileşme sürecine girme ihtiyacı duymuştur. Devlet, vergi toplama haklarını alma girişiminde bulunmuştur. Örneğin 1813 yılında Karaosmanoğlu ailesinin Batı Anadolu’daki vergi toplama tekelini kırmak için aile dışından bir kişi vergi toplamakla sorumlu tutuldu. Tanzimat’la beraber iltizam sistemi kaldırılıp devletin vergileri kendi memurları aracılığıyla toplamasına kadar veriliyordu. Lakin istenen verimin sağlanamaması bu sistemden üç yıl içinde vazgeçilmesiyle sonuçlanmıştır (Pamuk, 2014, s.129).

 

Her ne kadar devletin merkezi gücü azalıp yerelde Âyanlar güç kazansa dahî, tarımsal topraklar üzerinde özel mülkiyet çok gelişememiştir. 1858 yılında yayınlanacak Arazi Kanunnamesine kadar özelleşmeler bağ ve bahçelerle sınırlı kalmıştır (Pamuk, 2014, s.129).

 

Adı geçen Arazi Kanunnamesi ile beraber; toprak alım satımı serbest bırakılmış, toprakta özel mülkiyet tanınmıştır. Devlet, bu kanunname ile Âyanların gücünü sınırlamayı ve tarımsal üretimin artışını sağlayarak vergi gelirlerini artırmayı hedeflemiştir (Pamuk, 2014, s.129).

 

Yüzyıl boyunca devletin sürekli farklı coğrafi bölgelerden göç alması, bahsedilen tarımsal üretim hedefi için olumlu bir gelişme olmuştur. Yaklaşık 4 milyon göçmenin geldiği tahmin edilmekle beraber, 1857 yılında çıkarılan bir kararname ile gelen nüfusa devlet mülkiyetinden topraklar verilmiştir. Bu göçmenlere verilen vergi bağışıklığı ile beraber de tarımsal üretimde artışlar yaşanmıştır.

 

Tüm bu merkezileşme süreçleri neticesinde, vergilerin tüm gelire oranı %3 seviyesinden 1 asır sonra %12 seviyelerine ulaşmıştır. Bunda hiç şüphesiz devletin taşradaki Âyanların ve mültezimlerin nüfuzunu kırması etkili olmuştur (Pamuk, 2014, s.91).

 

  1. Bankacılık:

Osmanlı Devletinde modern bankacılık sistemi Tanzimat’la beraber başlamıştır. Bu devirden önce bankaların işlevini ülke geneline yayılmış olan sarraflar ve poliçeciler üstlenmiştir. Bu kimseler ise genellikle Levantenlerdir. Osmanlı Bankası kurulana kadar geçen süreçte de Galata Bankerlerinin çoğunluğunu da yine Levantenler oluşturmuştur (Toprak, 2023, s.201).

 

Tahsis-i Ayardan sonra ülke genelinde kambiyo işlemlerinin yürütülmesi ihtiyacı doğmuştur. Bu vazife, 1845 yılında Alleon ve Baltazzi adlarındaki iki Galata Bankerine devredilmiştir. Bu bankerler girişimlerine de Bank- Dersaadet( Banque de Constantinople) adını vererek Osmanlıdaki banka isimli ilk kuruluşu hayata geçirmişlerdir (Toprak, 2023, s.203).

 

Kırım Harbi döneminde devletin modern bankacılık sistemine geçmesi için yurtdışından yoğun baskılar gelmiştir. Yoğun baskılar neticesinde Babıâli, İngilizlere onay vermiştir ve Bank-ı Osmani 1856 yılında hayata geçmiştir. Bu girişimin peşi sıra Osmanlı Avrupa’da olduğu gibi bir devlet bankası kurmaya karar kılmıştır. Bu işi yerli sermayeyle müşterek yapmak istemiş fakat başarısız olunmuştur. Bunun neticesinde 1863 yılında Bank-ı Osmani ’ye Fransız sermayesinin de katılmasıyla beraber İngiliz-Fransız ortaklığında bir devlet bankası vücuda gelmiştir. Bankanın yeni ismi de Bank-ı Osmani-i Şahane olmuştur (Toprak, 2023, s.205). Bankaya 1875 yılında Avusturya da sermaye yoluyla ortak olmuştur (Toprak, 2023, s.206).

 

Milli tabiatlı olmayan bu banka, Düyun-ı Umumiye’nin öncülü olan Varidat-ı Sitte İdaresini kuruluşunda rol almıştır. Günümüzde de geçiş garantili ihale usulünün temeli sayılabilecek nitelikte olan kilometre teminatı usulünü 1888 yılında Osmanlı Bankası literatüre sokmuştur (Toprak, 2023, s.206).

 

  1. Baltalimanı Antlaşması ve Sanayileşme:

Baltalimanı Antlaşması, 16 Ağustos 1838 tarihinde İngiltere ile beraber imzalanmıştır. Bu antlaşmayı aynı yıl Fransa ile imzalanan antlaşma ve daha sonrasında diğer Avrupa ülkeleri imzalanacak antlaşmalar takip etmiştir. Antlaşma, öncelikle devletin dış ticaretteki tekel oluşturabilmesini ve olağanüstü vergileme haklarını ele aldı. Antlaşma ile beraber tekel düzenleri kaldırılmakta ve devletin olağanüstü vergi koyma hakkı elinden alınıyordu. Bunun yanında gümrük vergilerinde de düzenlemeye gidildi. 1838 öncesinde hem ihracattan hem de ithalattan %3 oranında vergi alınıyordu ve imparatorluk içi ticarette de %8 oranında bir iç gümrük vergisi bulunuyordu. Baltalimanı Antlaşması ile beraber iç gümrük vergileri yabancılara kaldırıldı. Dış ticarette ise yerli tüccara %12 olarak, yabancı tüccara %5 olarak saptandı. Bu şekilde devlet hem vergi koyma gibi bir mali gelirinden oluyordu hem de ülke iç pazarında yabancıları üstün kılıyordu (Pamuk, 2014, s.98).

 

Bu gelişmeden de ortaya şu sonuç çıkarılabilir ki Alman milli iktisatçıları ve Türkiye’deki milliyetçi aydınların, serbest dış ticareti savunan klasik iktisadı yabancıların milli iktisat sistemi olarak görmesi doğal bir haldir. Sanayileşmesini tamamlamış ülkelerin düşük katma değerli ürünleri ithal ettikten sonra, katma değeri yüksek ürünü imal ederek gelişmemiş ülke pazarlarını ele geçirmeleri bu tezi makul kılmaktadır.

 

Baltalimanı Antlaşması sonrası yabancılara açılan Osmanlı ekonomisi, 1. Dünya Savaşına kadar 75 milyon İngiliz sterlini dolaylarında yatırım almıştır. Bu yatırımların çoğunluğu demiryolları, bankacılık, sigortalar ve limanlar gibi; dış ticareti geliştirmeye yönelik olan alanlara yatırılmıştır. Yabancı yatırımın yalnız %10 luk bir kısmı sanayi, tarım ve madencilik gibi doğrudan üretim alanlarına yatırılmıştır. Yani görülmektedir ki yabancı sermayenin yatırımları Osmanlı Devletinde katma değer üretmek üzerine değildir. Bilakis kendi ticari emelleri uğruna pragmatik biçimde hareket etmişlerdir (Pamuk, 2014, s.104).

 

  1. İttihat ve Terakki Dönemi:

 

2. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle beraber ülkede daha demokratik bir rüzgar esmeye başlamıştı. Arada gerçekleşen 31 Mart ayaklanması bastırılmış, 2. Abdülhamid tahttan indirilmiş ve yerine de Sultan Mehmet Reşat geçmiştir. Bu dönemden itibaren sürekli bir biçimde İttihat ve Terakkinin yükselişi ve yönetimi başlamıştır. İttihat ve Terakkinin ekonomiyi nasıl yöneteceğine dair ilk işaretleri ise 1909 yılında, yani ihtilalin 1. Yılında gerçekleştirilecek Bursa sergisinde görebiliriz.

 

Avrupa’da 19. Yüzyıldan sanayileşmenin büyümesiyle beraber, üretilen ürünlerin sergilenmesi ve pazarlanması ihtiyacı doğmuştur (Toprak, 2023, s.34). Avrupa’da bu sebeple büyük pazarlama sergileri kurulmaya başlanmıştır. Buna karşılık, Osmanlı Devletinde ise bu boyutta sergiler kendisine yer bulamamıştır.

 

1909 yılında kurulan sergi ise kendisinden önceki dönemde eşi görülmemiş bir biçimde kurulmuştur. Sultan Mehmed Reşad da sergiye katılarak görünür hale gelmiştir. Bu durum halkla saray arasındaki görünmez duvarların yıkılması manasını da taşıyordu (Toprak, 2023, s.36). Bunun yanında sergi, cumhuriyetin ilk yıllarını da etkileyecek şekilde yerli malı kullanımını özendirir nitelikteydi. Bursa sergileri, bu noktada bu anlayışın filizleneceği ortamı oluşturmuştur. Serginin önceki Osmanlı sergilerine göre önemli farkı, sergilenen tüm ürünlerin Osmanlı vatandaşlarına ait olmasıydı. Yani içeride ithal mal bulunmamaktaydı (Toprak, 2023, s.44).

 

Sergideki anlayış, İttihat ve Terakki Döneminde daha da yaygınlaşmıştır. Metnin üst bölümlerinde Osmanlıdaki bankalaşma sürecine ve “gayrı milli” niteliğine değinilmişti. Bu niteliği ile Babıali’ye farklı zamanlarda zorluklar çıkarıyor olması, milli bir bankanın kurulması ihtiyacını doğurmuştur. Bu kapsamda 1917 yılının başlarında 4 milyon lira sermayeyle Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası kurulmuştur. Dersaadet Ticaret ve Sanayi Odası Gazetesi, milli bankanın kurulmasının ehemmiyetini şu şekilde açıklamıştır: “ Milli sermayeyi toplayarak bunları değerlendirecek bir milli müessesenin o güne kadar mevcut olmaması nedeniyle Osmanlı sermayedarı parasını ister istemez. Bundan böyle Osmanlı vatandaşı, İtibar-ı Milli Bankasının pay senetlerine katılarak bir taşla üç kuruş vurulmuş olunacaktı. Önce Türkiye’nin sanayileşmesine katkıda bulunacak, sonra sermayesini güvenilir bir kuruluşa yatırarak değerlendirecek, nihayet ülke ekonomisini ecnebi vesayetinden kurtaracaktır.” (Toprak, 2023, s.212).

 

 

Ulusal kimlik ve milli iktisat sisteminin önem kazanmasında Averof zırhlısının rolü hiç şüphesiz yadsınamaz bir gerçekliktir. Donanma teknolojilerinin çok hızlı geliştiği bir dönemde, Rum kökenli bir Osmanlı vatandaşı; Yunanistan’a Averof zırhlısını hediye etmiştir. Bu zırhlının Balkan Savaşları sırasında Osmanlı donanmasına kurduğu üstünlük, 1913-1914 yıllarında Osmanlı’da Rumlara ve genel azınlıklara karşı ekonomik boykot uygulamalarına sebebiyet vermiştir. Bahsi geçen zırhlı, Cihan Harbi sonrasında da işgal kuvvetleri donanmasıyla beraber İstanbul’a gelmiştir ve zaman zaman Karadeniz’e açılarak gövde gösterisi yapmıştır. (Toprak, 2023, s.123-129).

 

Milli iktisadı bu olaylar neticesinde iyice benimseyen İttihat Terakki yönetimi, 1913 Aralık ayında Teşvik-i Sanayi Kanun-ı Muvakkatını yayımlamıştır. Böylece artık sanayileşme fikri, zihniyet olarak da belirgin hale gelmiştir. Kapsama ilave olarak Avrupa’dan sanayi uzmanları getirilmiş, buna müteakiben de ülkedeki mesleki ve teknik öğrenim olanaklarının kısıtlılığı sebebiyle müttefik ülkelerde iş eğitimi maksadıyla binlerce işçi öğrenci gönderilmiştir (Toprak, 2023, s.285).

 

Cihan Harbinin başlangıcı, tüm dünyada doğal olarak korumacı politikaları ön plana çıkarmıştır. Osmanlı da bundan geri durmamıştır. Bu kapsamda 9 Eylül 1914 günü kapitülasyonlar tek taraflı olarak kaldırılmıştır. Kısa bir süre sonra, Haziran 1915 tarihinde ithal gümrükleri savaş süresince %30 oranına çıkarılmıştır (Toprak, 2023, s.184). Bu gelişmelere Avrupa ülkeleri tarafından, müttefik veya düşman fark etmeksizin itirazlar gelmiştir. Osmanlı’nın iç pazarını koruması, milli burjuvazi yaratma çabası ve dış ülkelerin Osmanlı üzerindeki nüfuz kaynağı olan tüccarlarının imtiyazlarının kesilmesi; kendi çıkarlarına değil Osmanlı çıkarına olduğu için tepkilerini çekmiştir (Toprak, 2023, s.188).

Bunlara da ek olarak 23 Mart 1916 tarihinde müessesat-ı nafia ile imtiyazlı şirketler muhaberat ve muamelatında Türkçe istimali isimli bir kanun çıkarıldı. Bu kanunla da beraber ticari işlemlerin Fransızca yerine Türkçe yapılması şart konulmuştur (Toprak, 2023, s.156).

 

Netice olarak, Dağılma Devri Osmanlısı reformlar ihtiyacı duymuştur. Ekonomide de klasik iktisadı benimsemiştir. Fakat bu iktisadi anlayış; çağın olgusu olan sanayileşme fikrini devlette hakim hale getirmemiş, bilakis Osmanlı iç pazarını yabancıların esaretine bırakmıştır. Yüksek faizli borçlar verilerek, bankaları gayri milli tabiatlı kurularak, ecnebi tüccarı yerli tüccara vergiler yoluyla üstün tutarak kamu maliyesini de iç pazarı da ele geçirmişlerdir. Bu süreç, bilhassa 1838 Baltalimanı Antlaşması ile ivme kazanarak Düyun-ı Umumiye ve Bank-ı Osmani-i Şahane ile doruk noktasına ulaşmıştır. Meşrutiyetle beraber milli iktisat fikri kendisine bir zemin bulmuş, devletin durdurulması imkansız hale gelmiş çöküşüne rağmen cumhuriyet dönemine milli bir tüccar sınıfı ve ulus bilinci oluşmuş, milli mefkûresine düşkün bir halk bırakmıştır. 

 

 

Kaynakça:

 

Barber, W. (2021). İktisadi Düşünce Tarihi. İstanbul: VakıfBank Kültür Yayınları.

Eğilmez, M. (2020). Tarihsel Süreç İçerisinde Dünya Ekonomisi. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Gökalp, Z. (2021). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: Ataç Yayınları.

Kırlı, Ö. (2023). Manchester okulu ve serbest ticaretin önemi. Liberal Düşünce Dergisi, 28(110), 21–40.

Pamuk, Ş. (2014). Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi. İstanbul:  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Toprak, Z. (2023). Türkiye’de Milli Iktisat 1908-1918. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.