Skip to main content

Sınırların Ötesinde, Güvenliğin Berisinde: Küreselleşen Dünyada Göçün Serüveni

Sınırların Ötesinde, Güvenliğin Berisinde: Küreselleşen Dünyada Göçün Serüveni

Hakan DUMLU[1]

Bir Tarihsel Milat Olarak “Sınır” 

Göç, en yalın hâliyle bireylerin ya da toplulukların yeni bir yurt edinme serüvenidir. Siyasî, ekonomik ve sosyokültürel sebepleri olsa da dünya tarihine yön veren büyük göç dalgalarının ardında daima “küreselleşme” olgusu yatar. Sömürgecilik çağından Sanayi Devrimi’ne uzanan süreçte, kıtalar arasında muazzam bir insan ve mal dolaşımı yaşanmış; ulaşım ve iletişim teknolojileriyle fikirler de bu hareketliliğe eşlik etmiştir. Bu erken dönem hareketliliği, deyim yerindeyse küreselleşmenin bir provasıdır. Çünkü küreselleşme, özünde her türlü etkileşimin ulusal sınırları aşmasıdır.

Ancak 19’uncu yüzyıl, bu hikâyede bir kırılma noktasıdır. Ulus devletlerin sahneye çıkmasıyla birlikte; eskinin müphem ve geçirgen sınırları, ulusal antlar ve uluslararası antlaşmalarla kesin hatlara kavuşturulmuştur. Sınırlar ulusallaşınca, bu sınırların dışında kalanlar da doğal olarak “uluslararası” bir soruna dönüşmüştür. İşte bu yüzden, modern anlamda uluslararası göç için 19’uncu yüzyıl gerçek bir milattır.

“Misafir”den “Tehdit”e: Bir Algı Dönüşümü 

Birinci Dünya Savaşı sonrası imparatorluk bakiyeleri üzerinde kurulan ulus devletler, homojen bir yapı inşa etmek adına büyük nüfus mübadelelerine girişmişti. Bu dönemde göç, devletin bekâsı için bir araçtı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Avrupa’nın yıkılan ekonomisi, yeni bir iş gücüne muhtaç kaldı. Sanayileşmiş Batı, kapılarını “misafir işçilere” açtı. O yıllarda ne mübadeleler ne de ithal iş gücü bir tehdit olarak görülüyordu; aksine, devletlerin çıkarına hizmet ediyordu.

Ancak bu “izzetüikram” dönemi, göçmenlerin kalıcı hâle gelmesi ve 1973’teki Petrol Krizi’nin ekonomik şokuyla sona erdi. Misafirlik bitmiş, işçiler yeni bir hayat kurmuş, ailelerini getirmiş ve bu suretle bulundukları ülkeleri birer çekim merkezine dönüştürmüşlerdi. Ekonomik durgunlukla birleşen bu durum, göçü yönetilebilir bir risk olmaktan çıkarıp açık bir tehdide dönüştürdü. Artık devletler, kapılarını kapatmaya ve hatta içerideki “misafirleri” göndermeye çalışıyordu.

Postmodern Güvenlik ve “Nevzuhûr” Tehditler 

Soğuk Savaş’ın bitişi ve neoliberalizmin yükselişiyle birlikte güvenlik algısı kökten değişti. Geleneksel güvenlik anlayışında tehdit, başka bir devletin ordusundan gelirdi; yani simetrik bir durum söz konusuydu. Ancak Doğu Bloku’nun çöküşüyle ortaya çıkan güç boşluğu, “postmodern” bir güvenlik ortamı yarattı. Artık tehdit, devletlerden değil; kontrol edilemeyen bireylerden ayrılıkçı hareketlere, organize suç ağlarından küresel terör örgütlerine kadar çeşitlenen devlet dışı aktörlerden geliyordu.

Küreselleşme; insan, mal ve fikir dolaşımını hızlandırırken güvenlik mimarisi bu “nevzuhûr” asimetrik duruma hazırlıksız yakalandı. NATO’nun dahi nüfuz edemediği bölgelerdeki otorite boşlukları, göçü öngörülemez bir hâle getirdi. Devletler, artık karşılarında düzenli orduları değil; sınırlarını zorlayan göçmen kitlelerini ve bu kırılganlığı istismar eden terörle iltisaklı grupları buldu.

Egemenliğe Saldırı: Yasa Dışı Göç ve Güvenlik 

Neoliberal politikaların sermayeyi ucuz iş gücüyle buluşturma iştahı, 1990’larda yasa dışı göçü patlatmış; gelişmiş devletler, 1973’ten beri uyguladıkları kısıtlamaları fiilen terk etmiştir. Ancak bu durum, kontrolsüz bir düzensiz göç dalgasını tetiklemiştir. Yasa dışı göç, tabiatı gereği hukuk düzenini deldiği için, devletler nezdinde sadece bir sınır ihlâli değil; egemenliğe yönelik fiilî bir saldırı olarak görülmüştür. Bu durum, göçü yönetilebilir bir olgu olmaktan çıkarıp devletin bekâsına yönelmiş asimetrik bir tehdide dönüştürür.

Bu tehdit algısının kökeni, Soğuk Savaş sonrası oluşan güç boşluğundadır. Özellikle komünist rejimlerin yıkılması ve Yugoslavya İç Savaşı gibi krizler, kitleleri yasa dışı yollara itmiştir. Sınırların kapatılması, göçmenleri daha da “illegalize” etmiş; bu da hedef ülkelerdeki “sınırlarımız deliniyor” korkusunu perçinlemiştir.

Mesele sadece fizikî sınırlar da değildir; asıl kavga, kimlik üzerinedir. Güvenlik politikalarının nihâî amacı, ulusal kimliği korumaktır. Kimlik ise ancak bir “ötekiye” göre inşa edilebilir. Avrupalı kimliği, tarihsel olarak muğlaktır ve tanımlanabilmesi için bir ötekiye muhtaçtır. Yasa dışı göçmenler, gittikleri yerin siyasî ve toplumsal dokusunu değiştirerek bu “öteki” ve “tehdit” rolünü üstlenmişlerdir. 11 Eylül Saldırıları’ndan sonraki süreçte, düzensiz göçmenlerle terör unsurları arasında kurulan ilişki, bu güvenlikçi bakışı zirveye taşımıştır. Bugün yükselen göçmen karşıtlığı, aslında devletlerin egemenliklerini ve toplumların kimliklerini bu saldırıya karşı koruma refleksidir.

Sonuç Niyetine 

Küreselleşme, sınırları kaldırmayı vâdederken güvenlik kaygıları, o sınırları her zamankinden daha yüksek duvarlara dönüştürdü. Soğuk Savaş sonrası dünyanın güç boşluklarından kaçan insanlar, refah adalarına ulaşmak için yasa dışı yolları zorlarken hedef ülkeler ise bu dalgayı varoluşsal bir tehdit olarak kodladı.

Bugün geldiğimiz noktada göç, artık sadece bir nüfus hareketi değil; ulus devletin egemenlik sınavı, küreselleşmenin yan etkisi ve modern dünyanın en büyük güvenlik ikilemidir. Devletler ve uluslararası örgütler iş birliği yapmaya mecbur olsa da göçün yarattığı tazyik, 21’inci yüzyılın siyasî haritasını şekillendirmeye devam edecektir.


 


[1] BÜTAK Mezun Üyesi (2019); Araştırma Görevlisi, İstanbul Beykent Üniversitesi; Doktora Adayı, Millî Savunma Üniversitesi.