Meriç Nehri’nin Ötesinde Niçin Türkçe Konuşulur?
Meriç Nehri’nin Ötesinde Niçin Türkçe Konuşulur?
Geçtiğimiz günlerde hepimizin önüne viral olan bir video düştü. Kosova’da Türkiye Türk’ü bir muhabir ile Kosovalı bir Türk sohbet ediyor. Muhabir olan arkadaş Kosovalıya “Sen Türkçeyi nereden öğrendin?” diye soruyor. Kosovalı vatandaş da “Sen nerelisin, misal İstanbullusun. İstanbul 1453’te fethedildi. Kosova ise 1389’da fethedildi. Şimdi sen mi bana Türkçeyi öğreteceksin yoksa ben mi sana?” diye nükteli bir cevap veriyor. Bu video aslında Balkanlar’ın Türklüğe ne kadar kadim ve köklü bağlarla bağlandığını gösteren kıymetli bir örnektir. Bugün dahi bu bağın yaşatıldığını Balkan coğrafyasında gözlemleyebilmek mümkündür. Ara tatilde yaptığım Balkan seyahatinde de bizzat gördüğüm bu topraklar ve tanıdığım insanlar bana hiç yabancılık hissettirmedi. Hemen her yerde kulağıma çalınan Türkçe kelimeler, yediğim yemekler ve gezdiğim yerler bende bir aşinalık duygusu oluşturdu. Bu sayede burada birçok milletdaşım olduğuna şahit oldum. Bu şahitliğim de bana Balkan coğrafyasının halen daha Türklerin vatanı olduğunu hissettirdi.
Fakat Balkanlar’ın hala Türk yurdu olduğu bahsi açıldığı zaman birtakım eleştirilerin ve problemlerin varlığını görmezden gelemeyiz. Yüz binlerce Türk'ün katledildiği, milyonlarca insanımızın sürgüne ve mezalime maruz bırakıldığı 93 Harbi ve Balkan Savaşları gibi büyük hadiselerin ardından bu coğrafyanın hâlâ Türk yurdu olduğu iddia edildiğinde itirazların yükselmesini anlayışla karşılamak gerekir. Nitekim bir coğrafya bir toplumun yurduysa orada evvela bahis konusu toplumun demografik olarak güçlü bir unsur olması elzemdir. "Eğer hâkim nüfus sen değilsen niçin orası senin yurdun olsun?" sorusunu bundan dolayı derinlemesine düşünmek lazım gelir. Yani bir yeri vatan yapan başat unsur oradaki insanlarsa, bu insanların yokluğu o yerin vatan olmadığını düşündürebilir. Nüfusa ek olarak bir yerin vatan kabul edilmesindeki bir diğer önemli unsur da kültürdür. Fakat kültür konusunda da bu coğrafyanın eskisi gibi olmadığı söylenebilir. Bunun nedenini anlayabilmek için kültür kavramının tanımına bir göz atmamız yerinde olacaktır. Kültür dediğimiz mefhum yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış olan bir insan kütlesinin yaşam tarzını, karakterini, eşyaya ve tabiata olan bakışını belirleyen bir bilinç, bir şuurdur. Başka bir deyişle kültür, toplumsal hafızanın belki de en önemli dayanağıdır. Ne var ki Türk hakimiyetinden ayrı geçirilmiş onlarca yıl, bu değerleri ve araçları büyük ölçüde dönüştürerek kültür değişmelerine kapı aralamış olabilir. Bu noktada Osmanlı hakimiyetinin ardından Balkan coğrafyasında uzun yıllar yönetimi elinde bulunduran komünist rejimlerin bu kültürel değişmelere etkisinden bahsetmemiz gerekecektir. Sınıf hakimiyetini öne çıkarıp millî ve manevi değerleri hiçe sayan, toplumsal ve tarihî açıdan eskilerden kalan mirasa şiddetli hücumlarda bulunan bu rejimlerin Balkanlar’daki kültürel kimliği ve toplumsal hafızayı da baştan aşağı etkilediği ve değiştirdiği iddiası da Balkanlar’ın Türk yurdu olmadığını düşünenlerin, demografiden sonraki ikinci dayanak noktasıdır.
Nüfus konusunda konuşacaksak eğer vaziyetimiz sanıldığı kadar kötü değildir. Yaşanan mezalimlere rağmen Balkan ülkelerinde Türkler gerek nicelik gerekse nitelik olarak önemli bir unsuru teşkil ediyor. 2021’de yapılan nüfus sayımına göre Bulgaristan nüfusunun %8,4’ünü Türkler oluşturmaktadır (The Sofia Globe, 2022). Bu oran Türkleri Bulgaristan’ın en büyük azınlık milleti yapmaktadır. Bu nüfus o kadar etkilidir ki bir Türk siyasi partisi olan “Hak ve Özgürlükler Hareketi” son seçimde %16,56’lık oy oranı ile seçimleri ikinci sırada bitirmiş ve 47 milletvekili çıkarmıştır. Buna ek olarak Yunanistan’da da en etkili azınlık grup olarak Batı Trakya Türkleri’ni görmekteyiz. Bu bölgede yaşayan binlerce Batı Trakya Türk’ü her türlü gayretle kendi millî varlıklarını yaşatma gayesi gütmektedirler. Lozan Antlaşması’na göre uluslararası düzlemde Türk azınlığı olarak tanınan Batı Trakya Türkleri, Yunanistan’ın mütecaviz uygulamalarına rağmen sahip olduğu haklar çerçevesinde milli varlıklarını yaşatmaktadır. Dahası Balkan coğrafyasında 2 milyonu aşkın kişi Türkçe konuşmaktadır (Kırım Haber Ajansı, 2019). Kosova’daki bazı belediyelerde ve şehirlerde Türkçenin resmi dil veya resmi kullanımda dil olarak kabul edilmesi de Türkçenin bu coğrafyadaki gücünü gösteren önemli delillerden biridir (Hürriyet, 2024). Dilin de millî aidiyet konusunda önemli bir gösterge olduğunu kabul edersek bu coğrafyada yaşayan yüz binlerce insanın millî aidiyetlerini sürdürdüklerini görürüz. Bir diğer önemli husus ise Balkan Savaşları ve sonrasındaki süreçte çeşitli sebeplerle Türkiye’ye göç etmiş Balkan muhacirlerinin sayısıdır. Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, Balkan Savaşları’nın ardından 1920 yılına kadar 413.922 kişinin Türkiye’ye göç ettiklerinden bahsetmektedir (McCarthy, 2024, s. 181). Ardından Cumhuriyet döneminde mübadele, serbest ve iskanlı göçmen ile zaman zaman da iltica etmek suretiyle Balkan ülkelerinden Türkiye’ye 1.750.000 civarında muhacir gelmiştir (Sarınay, 2011). Bu muhacirler Türk yurdunun bir kısmının işgali sebebiyle diğer bir kısmına sığınmışlardır. Başka bir deyişle, bu göçlere bakarak eskiden Balkan coğrafyasında hakim ve güçlü olan nüfusun Türkler olduğunu söylememiz mümkündür. Bahis konusu muhacirler ve ardından gelen nesiller de aradan geçen on yıllara rağmen Balkanlar’daki vatanlarını unutmamış ve bu millî bilinci gelecek nesiller boyunca her daim yaşatmışlardır. Yani hem Balkanlar’da yaşayan Türk nüfusu hem de Anadolu’daki muhacirler bu coğrafyanın tarihî açıdan Türk yurdu olduğuna önemli bir delil teşkil etmektedir.
Balkanlar’da yaşanan komünist dönemin de millet bilincinin yerine sınıf bilincini yerleştiremediğini söylememiz mümkündür. Bir önceki paragrafta anlattığımız azınlıkların kendi millî varlıklarını korumaya yönelik gayretleri, bunun en önemli kanıtlarından biridir. Keza Batı Trakya Türkleri için Sadık Ahmet, Bulgaristan Türkleri için Naim Süleymanoğlu gibi figürlerin millî hassasiyetlerin etkisiyle ortaya çıkması; komünist idarelerin toplumsal hafızayı ve millî bilinci yok edemediğini göstermektedir. Millî bilinç dediğimiz olgu tabii ve fıtrî bir hissiyat olduğu için dara düşülen zamanlarda milleti müdafaa edecek millî figürlerin ortaya çıkmasını doğal karşılamak gerekir. Hakeza Balkanlar’da millî bilincin yerine sınıf bilinci inşa edilebilmiş olsaydı, Tito’nun ölümünün ardından Yugoslavya’nın dağılması ve yerine 7 devletin kurulabilmesi mümkün olmazdı. Bu kurulan 7 devletin hepsinin millî devlet esasına göre inşa edildiklerini de belirtmek gerekiyor. Türkler açısından durumu değerlendirecek olursak, vatan ve millet bilincinin aktif bir şekilde yaşatıldığını milletdaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı yerleri ziyaret ettiğimiz zaman açıkça gözlemleyebiliriz. Bu yerlerde gezdiğiniz zaman kendinizi sanki Anadolu’nun bir kentinde bulunuyormuş gibi hissediyorsunuz. Buradaki insanlar kültürel bağları hala canlı tutmakta ve Türkiye’de olan biten gündemleri sıkı takip etmekteler. Elbette diğer milletler de komşu ülke olmasından mütevellit Türkiye gündemini takip ediyorlar. Ama Türk nüfusunun diğer milletlerden farkı kendilerini imparatorluk bakiyesi olarak görmeleri, imparatorluğun varisi olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti ve oradaki akrabaları ile aynı duyguları ve millî hafızayı yaşatma gayretleridir. Bu durum bize Balkanlar’daki millî bilincin ölmediğini ve buranın hala Türkler için bir vatan olduğunu göstermeye kafîdir.
Vatan kavramının hem maddi hem de manevi tarafları vardır. Siyasi sınırlar, demografik koşullar maddi taraflara örnek olarak gösterilebilecek hususlardır. Bir de toplumsal hafıza, millî bilinç ve tarih şuuruna dayanan manevi taraflar vardır. Balkan Türklüğü ve Rumeli vatanı maddi taraflardan ötürü sıkıntılar çekmekte olsa dahi manevi ateşi sürdürmektedir. Millî hisler ve toplumsal hafıza, bu manevi ateşi sürdüren başat unsurlardır. Bu unsurlar sürgünlerin zihninden silinmedikçe onların vatanlarıyla bağları korunuyor demektir. Ve bu şuuru taşıyanlar bir gün mutlaka vatanlarına kavuşacaktır. Tıpkı Rus hakimiyetinin ardından Kırım’dan sürülen Tatarların vatan bilincini koruması gibi. Tıpkı Stalin tarafından etnik ve kültürel soykırıma uğrayan Ahıska Türklerinin bir gün vatanlarına dönme umutlarını her daim yaşatması gibi. Tıpkı dünyanın dört bir yanına yayılan Doğu Türkistan Türklerinin kendi vatanlarında bağımsız ve özgür olabilme mücadelesini sürdürebilmesi gibi…
KAYNAKÇA
Hürriyet. (2024, Aralık 26). Türkçe, Kosova’nın Lipyan Belediyesi'nde “resmî kullanımda dil” oldu. Hürriyet. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/turkce-kosovanin-lipyan-belediyesinde-resmi-kullanimda-dil-oldu-42639454
Kırım Haber Ajansı. (2019, Şubat 13). Balkanlar’da 2 milyon Türkçe konuşan insan var. QHA. https://www.qha.com.tr/haber-arsivi/balkanlarda-2-milyon-turkce-konusan-insan-var-4103
McCarthy, J. (2024). Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı 1821-1922 (F. Sarıkaya, Çev., 6. bs.). Türk Tarih Kurumu. (Orijinal çalışma 1995'te yayımlandı)
Sarınay, Y. (2011). Cumhuriyet Döneminde Balkan Ülkelerinden Ankara’ya Yapılan Göçler (1923-1990). Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 27, 351-388.
The Sofia Globe. (2022, Kasım 24). NSI: 84.6% of population define themselves as Bulgarians, 8.4% Turks, 4.4% Roma. The Sofia Globe. https://sofiaglobe.com/2022/11/24/nsi-84-6-of-population-define-themselves-as-bulgarians-8-4-turks-4-4-roma/
