Skip to main content

Göktürkler’de (Tu-küeler) İnanç ve Kültler

Göktürkler’de (Tu-Küeler) İnanç ve Kültler

Monoteizm, Gök İnancı ve Gök İnancı ile İlgili Kültler 

Erken Orta Çağ’da Türkler; yer, su, orman gibi doğaya dair çeşitli öğeleri kutsal saymaktadır. Bununla beraber, her şeyin yaratıcısı olarak gördükleri ve en büyük güç olduğunu düşündükleri göğe inanırlardı. Önceleri yalnızca saygı duyulan ve kutsal sayılan gök; zamanla tanrısallaştırılarak “yaratıcı, tek tanrı” kimliği kazanmıştır (Çeşmeli, 2015). 

İyiliklerin de kötülüklerin de her şeyi yaratan ve idaresi altında tutan gökten geldiğine inanmışlardır. İnançlarına göre doğumlar, ölümler, doğal felaketler, hükümdarlıklar, başarılar veya başarısızlıklar gibi olaylar hep gökten gelmektedir. O kadar ki 7. yüzyılın ortasında Batı Türklerinin kağanı Ho-lou, Çin’e karşı olan savaştaki başarısızlığını göğün ona kızmasından kaynaklandığını düşünmektedir (Mau-Tsai, 2011). Doğu Türkleri, göğe duydukları bu büyük saygı ve atfettikleri kutsiyetten dolayı göğü değişik şekillerde onurlandırmaya çalışmıştır. Bir tepenin üstünde göğe adaklar sunmuşlar; ona at, sığır ve koyun kurban etmişlerdir.

Türklerde gök, yer, su ve orman (özellikle de “Ötüken ormanı”) gibi ögelerin kutsal sayılmasının yanında ayrıca Umay isimli tanrıçaya inanılmaktadır. Umay, anne ile eş tutulmuştur. Kaynaklardan hareketle, bu tanrıçanın “doğum, koruyuculuk ve bereketi” temsil ettiği düşünülmektedir.

 

Dağ Kültü

Tu-küelerde, yaradılış ile ilgili önemli bir efsane vardır. Efsaneye göre; Tu-küeler, Hunlardan bağımsız bir kavim kurmuşlar. Sonra komşu bir ülkenin saldırısına uğramışlar ve çocuklara kadar bütün halk öldürülmüş. Sadece küçük bir erkek çocuğu kurtulmuş. Onun da bacaklarını kesip bataklığa atmışlar. Dişi bir kurt onu kurtarmış, yetiştirmiş. Çocuk, büyüdükten sonra kurtla ilişkiye girmiş ve kurt hamile kalmış. Komşu devletin hükümdarı, çocuğu ve kurdu öldürmek isteyince kurt dağa kaçarak orada bir mağaraya sığınmış. 

Mağaranın içinde otlarla kaplı geniş bir ova uzanıyormuş ve ova da dağlarla çevriliymiş. Burada on erkek çocuk doğurmuş ve bunlar büyüdükten sonra oradan çıkıp kadınlarla evlenmişler. Onların da çok sayıda çocukları olmuş. Her nesil kendine soyadı koymuş. Bunlardan biri “Aşina” adını almış ve zamanla çoğalmışlar. Ju-Jular’ın (Avarlar) hizmetinde demirci ustası olarak çalışmışlar ve Kin-şanların (Altaylar) güney yamacında yaşamaya başlamışlar. Kin-şan dağı bir miğfere benzediği ve onlar da miğfere Tu-küe dedikleri için, kendilerine de Tu-küe adını koymuşlar (Çeşmeli, 2016).

Tu-küelerde yaradılış efsanesinde dağ önemli bir yer tuttuğu için onlar da dağı çok kutsal saymaktadırlar. 6. yüzyılda doğu Türk kağanlarının, Tu-kin-şan (Ötüken) dağında yaşaması da dağa duydukları saygı ve atfettikleri kutsiyetle ilişkilidir. Dağa verdikleri önem, Bizanslı elçilerden de anlaşılmaktadır. 7. yüzyıldan Bizanslı tarihçi Theophylaktos Simokates’e göre Türklerde Altın Dağ’ın (Ektag) en büyük kağana bırakılması bir gelenektir (Çeşmeli, 2015a). Bu dağa Altın Dağ denmesi ise burada çok meyve yetişmesinden ve sürüler ile yük hayvanları açısından zengin olmasından kaynaklanmaktadır.

 

Yer-Su Kültü

Kaynaklar göstermektedir ki eski çağlardan beri “yer ve su” Türklerde çok kutsal kabul edilmektedir. Bunun için yer ve suyu onurlandırmak istemişlerdir. 6-7. yüzyıllarda Tu-küeler; yılın beşinci ayında, kutsal saydıkları Ta-jen (Tamir) nehri kıyısında toplanıp gök tanrıya kurban vermektedirler (Çeşmeli, 2016). Türklerin havaya, suya ve toprağa (yere) gösterdikleri saygı Orhun yazıtlarından da anlaşılabilmektedir. Orhun yazıtlarında, gök tanrının yarattığı yer ve su kutsal sayılmakta ve beraber anılmaktadır. Ayrıca; doğurganlık, koruyuculuk ve bereketi temsil ettiği tahmin edilen Umay’ın kutsal olan yer ve suyla birlikte anılmaktadır. Bu durum, Umay’ın yer-su kültü ile ilişkilendirildiğinin göstergesi olarak kabul edilebilir.

 

Atalar Kültü

Türklerde ölümden sonra hayata inanılmaktadır. Ruh ölümsüzdür ve ruhları asla unutmamak gerekmektedir. Çünkü Türklerdeki inanca göre ataların hayata etkisi devam etmektedir, yani gelişen olaylar hâlâ onların iradesindedir. Bu yüzden onları hatırlamak ve onlara kurbanlar vererek onları onurlandırmak gerekmektedir. Topluluğun ilk ataları ve kişilerin ataları olarak ikiye ayrılan bu ataların anılması ve onurlandırılması için de özel ritüeller gerçekleştirilmiştir. 

6. yüzyılda Türk kağanı, her yıl, atalara kurban sunmaları için asilleri atalarının mağarasına götürmektedir (Çeşmeli, 2016). Anma yeri olarak mağaranın tercih edilmesi, Atalar kültünün muhtemelen yaradılış efsanesine dayanmasıyla ilişkilidir. Efsaneye göre Tu-küeler, mağarada dişi kurttan ortaya çıkmıştır. Bu yüzden atalarını anmak için sembolik olarak mağara ziyaret etmişler ve buralarda atalarını onurlandırmak için ritüeller gerçekleştirmişlerdir.

Tu-küeler, Yaradılış efsanesiyle ve atalarla bağlantılı olarak kurt ve demiri de kutsal saymakta ve onlara saygı duymaktadırlar. Tu-küeler, dişi kurt soyundan geldiklerine inandıkları ve köklerini unutmak istemedikleri için sancak direklerinin tepesine altından kurt başı koymuşlardır. Hatta bayraklarında da kurt başı bulunmakta ve muhafız alayının subaylarına da Fu-li yani “böri, kurt” denilmektedir. Öte yandan, Tu-küelerin demire duydukları saygı ve atfettikleri kutsiyet de -yine Yaradılış efsanesiyle ilgili olarak- atalarının ilk mesleğinin demirci ustalığı olduğuna inanmalarından ileri gelir.  

 

Ateş Kültü

Türklerde ateş kutsal sayılmakta ve özel bir önem arz etmektedir. Ateşin, onları kötülüklerden koruduğuna ve ruhları temizlediğine inanmaktadırlar. Çin’den batıya yolculuk yapan Budist rahip Hiuen-Tsiang’ın hayatını yazan eserde, Türklerin ateşle ilişkisine dair izlere rastlanmaktadır (Hwui Li, 1911). Rahip, Türklerin hükümdarını ziyaret ettiğinde, Türklerin ateşe taptığını ve ahşabın içinde ateş olduğunu düşündükleri için onlarda ahşaptan yapılmış oturma yerleri bulunmadığını belirtmektedir.

Ayrıca kaynaklardan anlaşıldığı üzere; 7. yüzyılda Doğu Türkistan’daki şehir devletlerinde Kuça’da (K’ieou-tse), yıl başında yedi gün süreyle koyun, at ve deve yarışı yapılmaktadır (Çeşmeli, 2015a). Yarışların galip ve mağluplarına bakarak yeni senenin iyi mi yoksa kötü mü olacağını anlamaya çalışmaktadırlar. Bu yarışların yapıldığı yerde de devamlı yanan ateş bulunmaktadır. 

 

Monoteizm ve Hristiyanlık 

Hıristiyanlık, Türk Kağanlığı zamanında, 7. yüzyılın ikinci yarısında Harezm’e girmiştir. Orta Asya Türkleri tarafından oldukça ilgi görmüş, böylece, Hıristiyanlığın Orta Asya’da yayılmasında ve korunmasında Türklerin önemli katkıları olmuştur. Hristiyanlık; 6. yüzyılın ortasından 8. yüzyılın başlarına kadar Amu Derya’nın doğusunda Orta Asya’da hakimiyet kuran Göktürk Kağanlığı zamanında, Türkler arasında yaşamaya ve yayılmaya devam etmiştir. 

Kaynaklardan öğrenildiği üzere, Sasaniler tarafından tutuklanarak Bizans hükümdarı Maurice’e gönderilen Türklerin alınlarında, siyah haç dövmeleri yer almaktadır (Simocatta, 1988; Confessor, 1997). Bizans hükümdarı, bu işaretin ne anlama geldiğini sorduğunda ise Türkler, yıllar önce vebanın baş göstermesi üzerine aralarındaki Hıristiyanların tavsiyesiyle bu işaretleri yaptıklarını ve topraklarındaki hastalıktan böylece kurtulduklarını belirtmişlerdir. 

 

Din Adamları ve Kahinler

Tarihî kayıtlar, erken Orta Çağ’da falcılığın yaygın olduğunu göstermektedir (Heredotos, 2022). Kaynaklardan, Tu-küelerde; ruhlarla temasa geçebildiğine, falcılık yapabildiğine, insanları kötülüklerden koruduğuna ve ruhları temizlediğine inanılan din adamlarının (şamanlar) bulunduğu anlaşılmaktadır. 

Bu konuda Bizans kaynakları da önemli bilgiler vermektedir. Bu kaynaklar; Türkler arasında ateşle, sert söz ve hareketle, davul ve zille çeşitli ritüeller yaparak insanları kötü ruhlardan koruduklarına ve temizlediklerine inanılan, “şeytan çıkarıcı” denilen bazı kişilerin olduğunu belirtmektedir (Mau-Tsai, 2011). Kaynakların söz ettiği bu kişilerin de şamanlar olduğu tahmin edilmektedir.

 

Cenaze Ritüelleri ve Mezarlar

Arkeolojik buluntular ve kaynaklara bakıldığında, İskitlerde olduğu gibi Hunlar ve Tu-küelerde de ölümden sonra yaşama inanıldığı anlaşılmaktadır. Tu-küelerde cenaze törenlerinde uygulanan yas töreni, İskitler ve Doğu Avrupalı Hunlardaki (kaynaklara göre Doğu Asyalı Hunlarda yas töreni yoktu) uygulamaları hatırlatmaktadır. Fakat Tu-küelerde ölü gömme adeti daha farklıdır. Çünkü İskitlerde ve Hunlarda ölü toprağa gömülürken Tu-küelerde ölüler yakılmakta ve külleri toprağa gömülmektedir (Çeşmeli, 2016).

Tu-küeler, bir cenaze ritüeli olarak, biri ölünce cesedini çadıra koyarlardı. Ölenin ailesi ve akrabasından her biri birer koyun, öküz ve at kesip kurban olarak çadırın önüne bırakırdı. Sonra atlarına binip çadırın çevresinde ağlayıp bağırarak yedi kez dönerler ve çadırın önüne geldiklerinde ise bıçakla yüzlerini keserlerdi. Bu esnada kanları ve gözyaşları birbirine karışırdı. Sonra da bir gün belirler ve belirledikleri günde cesedi atın üzerine koyarak eşyalarıyla birlikte yakarlardı. Toplanan küller uygun zamanda bir çukura gömülürdü. Defin günü akrabaları kurbanlarla gelirler ve mezarın etrafında dönüp yüzlerini bıçakla çizip yaralarlardı. Kurban kestikleri hayvanların kafalarını direğe asarlardı. O gün kadınlar ve erkekler en güzel kıyafetlerini ve takılarını takarlardı (Herodotos, 2022). 

Ölen kişilerle beraber hayatta kullandıkları nesneler, atlar ve hatta İskitler ve Eftalitlerde olduğu gibi bazen ona bağlı olan kişiler de gömülmektedir. Defin öncesi ölüyü ayrı bir çadırda bekletme ve bu esnada atlarla etrafında dönme geleneği Avrupalı Hunlarda ve Tu-küelerde benzerlik göstermektedir. Ayrıca Hunlar ve Tu-küelerde atalar inancıyla bağlantılı olarak ölenler için anı olarak atalar tapınağı (mezar tapınağı) ve mezar mekânı inşa etme geleneği bulunmaktadır. Böylece sonraki yıllarda insanların buraları ziyaret ederek ölenleri anması sağlanmakta ve buralarda, ölenlere kurban verilmektedir. Çünkü ölenlerin ruhlarının yaşadığı ve öteki dünyada yani gökte yaşamlarının devam ettiği düşünülmektedir (Çeşmeli, 2016).

Araştırmacılar, Tu-külere ait mezarların anı niteliği taşıdığını, yani gerçek mezarlar olmadıklarını ifade etmektedir (Çeşmeli, 2015b). Yapılan incelemelerde mezarların içinde ufak bir çukur ve bunun içinde kömür, kül, taş, toprak bulunmuştur. Mezarların içinde taban seviyesinde ağaç parçaları, at başı iskeleti, bir koçun omurga kemiği bulunmuştur. Yan taş levhaların üzerinde insan ve hayvan figürleri ile bitkisel ve geometrik motifler de bulunmaktadır. Ancak araştırmacılar, söz konusu mezarlarda insan külü ya da kemik kalıntısı bulunmadığını belirtmiştir. Bu yüzden, bu mezarların kurbanların sunulduğu anıt mezarlar olduğu ve ölülerin gömüldüğü gerçek mezarların başka bir yerde olduğu düşünülmektedir.

Orhun bölgesinde bulunmuş olan doğu Türklerine ait bazı mezarların duvarlarında ibikli ya da sorguçlu, kanatları iki yana açılmış zarif çift kuş figürleri görülmektedir (Çeşmeli, 2015b). Türklerdeki bu kuş figürleri ise muhtemelen ölen kişilerin ruhlarını ve göğe yükselmelerini temsil etmektedir. Kül Tegin kompleksinde bulunmuş olan ve Kül Tegin’ne ait olduğu tahmin edilen taştan baş heykelinde, başlığın üzerindeki kuş figürü ile Bilge Kağan kompleksinde bulunmuş olan altından tacın üzerindeki kuş figürü de muhtemelen koruyuculuğu, iyi şansı ve ölümsüzlüğü temsil eden mitolojik Fenghuang (Feniks) kuşuyla ilişkilidir. Gök, yer, su, dağ ve orman gibi doğa unsurlarına inanan Türklerin, Çinliler gibi Fenghuang (Feniks), ejderha, kaplumbağa ve  Ki-lin  gibi  göksel   efsanevi   hayvan ve yaratıklara son derece saygı duydukları ve kutsal saydıkları arkeolojik verilerden anlaşılmaktadır.

Mezarların doğu yönüne ölen kişiyi temsil eden antropomorfik heykel ve onun önünde de doğuya doğru, ölenin hayattayken öldürdüğü düşmanlarının sayısı kadar balballar sıralanmaktadır. Ölmüş olan ileri gelenlerden ise, mezar odasının yanında taştan kurban altarı yer almakta ve doğusunda da içinde ölen kişiyi temsilen antropomorfik heykelin bulunduğu atalar tapınağı bulunmaktadır. Tapınağın önünde ve doğusunda, koruyucu taştan aslan heykelleri ile ilerisinde de yas tutan yabancı temsilcileri gösteren heykeller yer almaktadır. En üst düzey kişiler için ise ölümsüzlüğü, uzun ömrü temsil eden ve göğün kuzeyini koruduğuna inanılan kaplumbağa şeklinde kaide bulunmaktadır. Kaidelerde, ejderha ve Ki-lin figürlerine rastlanmaktadır. Bu mezarlarda, doğuya doğru dizilen balballar aynı zamanda ölen kişinin hizmetlilerini temsil etmektedir (Çeşmeli 2020).

 

Sonuç

Göktürklerde inanç ve kültler, doğa ile insan arasındaki bağı âdeta somutlaştırmıştır. Gök Tanrı inancı etrafında şekillenen dini anlayış, dağ, yer-su, atalar ve ateş kültleriyle desteklenmiş; toplumun hem siyasi hem de sosyal yapısına yön vermiştir. Yaradılış efsaneleri, kurban ritüelleri ve cenaze törenleri, onların hem geçmişi hatırlama hem de geleceğe kök salma arzusunun yansıması olmuştur. Bu bütünlük, Göktürklerin dini hayatının yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda kimliklerini ve birlik duygularını pekiştiren güçlü bir değerler bütünü olduğunu göstermektedir.

 

KAYNAKÇA

Çeşmeli, İ. (2015a). Tarihi Kaynaklara Göre Türk Göçebelerinde Dinler, Kültler, Ritüeller ile İkonografi (M.S. 8. Yüzyıla Kadar). Art-Sanat, 3, 45–96.

Çeşmeli, İ. (2015b). Kök Türklerde İkonografik Açıdan Kuş Figürleri. Art-Sanat, 4, 67–80.

Çeşmeli, İ. (2016). İskitler, Hunlar ve Göktürkler’de Din ve Sanat. İstanbul: Cinius Yayınları.

Çeşmeli, İ. (2020). Hunların ve Kök Türklerin İnançları ve Mezarları: Ki-lin İkonografisi. Toplumsal Tarih, 322, 68–74.

Confessor, T. (1997). The Chronicle of Theophanes Confessor (C. Mango & R. Scott, Trans.). Oxford: Clarendon Press.

Herodotos. (2022). Tarih. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Hwui Li, S. (1911). The Life of Hiuen-Tsiang (S. Beal, Trans.). London.

Mau-Tsai, L. (2011). Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri. İstanbul: Selenge Yayınları.

Simocatta, T. (1988). The History of Theophylact Simocatta (M. Whitby & M. Whitby, Trans.). Oxford: Clarendon Press.